Mehmet'in ayakkabıları artık eskiden olduğu gibi tıkırdamıyordu kaldırımda. O enerjik adımlar, o hedefe doğru yürüyüş... Hepsi geçmişte kalmıştı. Şimdi ayakları sürünerek, başı öne eğik, sanki yeryüzünün ağırlığını omuzlarında taşıyormuş gibi yürüyordu.
Otuz beş yaşında, evli, iki çocuk babası. Kağıt üzerinde normal bir hayat. Ama gerçek o kadar farklıydı ki...
İşini kaybetmişti altı ay önce. "Küçülme" demişlerdi, "ekonomik koşullar" demişlerdi. On iki yıllık emeği, geceler boyu süren çalışmaları, ailesi için verdiği fedakarlıklar... Hepsi bir A4 kağıdına sığmıştı.
Ev kredisi, araba kredisi, çocukların okul masrafları... Faturalar hiç durmuyordu gelmekten. Eşi Ayşe çalışsa da, maaşı yetmiyordu. Her gün biraz daha derinlere batıyor, biraz daha çaresizleşiyordu.
İş başvuruları... Yüzlercesine başvurmuş, onlarcasından red cevabı almıştı. "Yaş", "deneyim fazla", "maaş beklentiniz yüksek"... Her sefer farklı bir bahane. Sanki dünya onu istemiyormuş gibiydi.
O sabah da yine bir iş görüşmesinden çıkmıştı. "Size dönüş yaparız" demişlerdi. Bu cümleyi artık ezberlemişti. Dönüş olmayacağını biliyordu.
Kaldırımda yürürken, ayaklarının altından kayıp giden her adımda, umudunun da biraz daha azaldığını hissediyordu. "Ne anlamı var ki?" diye düşünüyordu. "Nereye gidiyorum ben böyle?"
Bir bankta oturdu. Başını ellerine gömdü. Yanından geçen insanlara baktı. Herkesin bir yeri vardı, herkesin bir amacı... Sadece o, hayatta kaybolmuş gibiydi.
"Baba?"
Küçük bir ses duydu. Başını kaldırdığında, yedi yaşlarında bir kız çocuğu gördü. Elinde bir papatya buketi vardı.
"Üzgün görünüyorsunuz," dedi kız. "Annem üzüldüğümde bana papatya veriyor. Bu da size."
Mehmet'in gözleri doldu. Küçük kızın masumiyeti, o saf gülümsemesi... Ne kadar zamandır böyle bir güzellik görmemişti