İnsan topluluklarında önceleri işbölümü gelişmemişti. Meselâ kasabalı hem üretimde bulunuyor, hem kendi aletlerini yapıyor, hem ozan veya kasaba filozofu olarak bir fonksiyon görebiliyordu. İşbölümünün gelişmesiyle bu durum değişti. Bir taraftan üretim araçları kişinin elinden alındı. Bir düşünür grubu da üretimle ilişkilerini keserek salt düşünceyi kendine meslek edindi. Üreticinin elinden düşünücü fonksiyonları alındı. Düşünce sistemi ihtisaslaşmış bir grubun gerçekten ayrılan spekülasyonları olma yoluna girdi. Bu anlamda "ideoloji" işbölümünün insanlara dünyayı ancak bir tek yönden görmelerine imkân verdiği bir toplum yapısının yarattığı çarpık düşüncedir.
Marksizmin bir diğer temel yapıtında geçen sözcüklerle sosyal yaşam, "toplumsal varoluş" bilinci belirler. Bilinç'ten sosyal yaşamı çıkarmaya çalışan bir filozof "ideolojik" bir düşünceye saplanmıştır, gölgeleri gerçek olarak değerlendirir.
Din, aslında, insanların beyinlerinde oluşan bazı özlemlerin hayal haline getirilmiş şekliydi. Dinin asıl temeli insanların arzularıydı. Mesele burada bitmiyordu: gerçeği dinsel verilere dayandırmadan çıkarmaya çalışan felsefe akımları bile dinsel izahların yaptığı hataya düşerek insanı soyut "öz"ü açısından değerlendirmeye çalışmıştı.