Küskünlüğün soylu bir tarzı vardır. Öfke sessiz ve kımıltısız orada durur ve şövalyesini güç ilişkilerinden, ahlaki düşüşlerden, ruhu çürüten ne varsa ondan korur. Ruhun en ücra hücrelerine kadar kök salan o öfkenin diplerinde, mutlaka bir "haksızlığa uğramışlık" hissi bulursunuz.
Ona saldıran dünyaya karşı zırhına bürünür ve onun tarafından nüfuz edilmeyi reddeder. "Sunduğunuz iktidar ilişkileri, rütbe ve makamlar gönlümü okşamıyor," der gibidir.
Kimi insanlar kendilerini bir nefret zindanına kilitler, her şeyden ve herkesten nefret ederler. En çok da kendilerinden.
Bugünün Türkiyesi'nde genç insanlar arasında ne kadar da çoktur onlar, nasıl da kalabalık bir hiziptirler!
Her biri bir Dostoyevski romanından fırlamış gibidir. Onun kahramanları kadar nihilist, ama o kahramanların aksine, felsefi derinlikten bir o kadar nasipsiz. Adeta o kahramanlarla Amerikan dizi karakterlerinin bir melezidirler.
Başkalarının acısına yüz çevirmeyi öğrendiğimiz gün, toplumumuzun mihenk taşı yerinden oynadı. Ötekini icat ettiğimizde, onunla aramıza kapanması güç bir mesafe koyduğumuzda, başkasının yoksulluğu ve çaresizliği bizde bir tiksinti hissi uyandırmaya baş-ladığında, dünyamız yörüngesinden çıktı. Kollarımızı birbirimizin omzuna atıp ufku birlikte seyretmeyi, ekmeğimizi ve kaderlerimizi bölüşmeyi bir geçmiş zaman sapkınlığı saydığımızda bir şeyler koptu gitti.
syf 29
Kalbin Direnişi
Bu çalışma düzeniyle birlikte yeni bir yoksulluk tarzı sökün ediyor. Yeni yoksulların özelliği, eşyadan yana zengin ama zamandan yana yoksul olmaları...
İşte geçirlen uzun saatler ailenin mutluluğundan çalınıyor. "Kalpsiz bir dünyada son sığınak" olan ailenin temelleri sarsılıyor. Çocuklarımızın en çok gereksindiği iki şey, onlara sunduğumuz dikkat ve varlığımız, kayıplara karışıyor.