Bakır bir telin ucunda
Açan çiçeği sesinin
Ayrılığın rengiyle mahzundu.
İçimizde azalan zamanların kederi
Önümüzde bir yere gitmeyen yollar
Sabaha kadar sustuk.
Uzun sürdü bu kez güne çıkışımız.
Güvercinleri yüreğiyle besleyen çocuk
Toplayıp bulutların nemini gözlerine
Yağmurlara karışıp gitti...
İstanbul... ah o günden güne inceliksiz
Büyük giz, derin uğultu, çıplak gerçek
Üzgün ve ışıksız türküsündeydi...
Ve yalnızlık, suyunu kalabalıktan alan
Eşiklerden keskin sokaklardan uzun
Çift oluklu hançerdi herkesin alnında.
Denizi arkama aldığım halde
Neden benim bütün fotoğraflarım
Bulanık ve eziktir bu kentte?
Canı cehenneme rahat uyuyanın
Kapısını örtenin perdesini çekenin.
Yüreği yalnız kendiyle dolu
Duvarları ancak çarpınca görenin.
Canı cehenneme başkasının yangınıyla
Evini ısıtıp yemeğini pişirenin.
Bahçesine dek gelen alevleri
Şehrayin sanan aptalın
Canı cehenneme, camlarında
Parçalanmış cesetler uçarken
Bir iğdiş incelikle çiçekleri sulayanın.
Mutfakla yatak odası arasında
Çarşılarla gövdesi bencillikle hırsı
Yılgınlıkla yenilgi arasında
Dünyayı tüketenin canı cehenneme...
Orada dağlar birer mezarlık
Bulutlar kan salkımı sular toprakta düğüm
Orada evler oda oda kanarken
Burada yeşerenin canı cehenneme...
Ey bir halkın gözyaşıyla ruhunu yıkayan kin
Ey zulümle yükselen başarı
Ölü sayısına endeksli maaş;
Uzun masalar ardında mağrur
Boynunda ölüm çanıyla oturan güç
Senin de senin de canın cehenneme
Ey Sultan Hamit tuğralı korucu alayları
Kardeşi kardeşe kırdıran siyaset...
Bir gün elbet, bir gün elbet
Örter üstünü bu ağır yanlışın