"Gülmek doğası itibarıyla acımasız değildir; insanı
hayvandan ayırır ve Yunan şairi Homeros'un Odysseia'sında görüldüğü üzere, ebediyetin boş vakitleri boyunca Olimposlulara yaraşır şekilde doyasıya gülen ölümsüz ve bahtiyar tanrılara vergidir."
Onların büyüsünden kurtulamadım. Kitaplardan bahsetmek istediğimde, onlardan başka her şeyden söz ettim çünkü okumaların bana anlatmış olduğu şey kitaplar değildir. Ama belki de onların birbiri ardına bana geri verdiği hatıralar bizzat okuyucuda da uyanacak ve onu, çiçekli ve dolambaçlı
yollarda oyalansa da, sunmam için geriye kalan bazı
düşünceleri adeta kendi içindeymiş gibi takip etmeye
yetecek bir güçle, yavaş yavaş kendi zihninde okuma diye adlandırılan özgün psikolojik eylemi yeniden yaratmaya götüreceklerdir.
Peki neydi? Bu kitap, sadece bundan mı ibaretti? Yaşayan insanlardan daha fazla
dikkat ve şefkat göstermiş olduğumuz bu varlıkları
ne denli sevdiğimizi itiraf etme cesaretini her zaman
gösteremeyiz, hatta ebeveynlerimiz bizi okurken bulup heyecanımıza güler bir tavır takındıklarında bile, sahte bir kayıtsızlık ve yapmacık bir can sıkıntısıyla
kitabı kapatırız; kendileri için soluk soluğa kaldığımız, hıçkıra hıçkıra ağladığımız bu insanları bir daha
görmek, haklarında bir şey öğrenmek artık mümkün
olmayacaktır.
Sorun buydu. Suyu berraklaştırmaya çalışırken bulandırmak. Herkes arıyor, ama daha karışık, daha aykırı, daha bulanık şeyler buluyor, aradığından uzağa düşüyordu.
Bütün bu sohbetler, meyve soyup yemeler, çay içmeler, vakitlice yatmalar, lavanta kokan çarşaflar iyiydi, hoştu. Ama mutluluğu andırmıyordu. Bunların adına dense dense huzur denirdi. Kişiliksiz, sıradan bir huzur. Huzur böyle sıradanlaşınca bir değeri kalmıyordu.