Bu upuzun, zifiri karanlık, zehmeri soğuk ve öylesine puslu yollar.
Önümü görürüm yada görmem, üşürüm yada üşümem, bilinmez.
Yoldur yürünür, dağdır aşılır, sulaktır geçilir, sana gelme umudu ile geçilir.
Dert edindiğim geçmişim, kaygı duyduğum geleceğim ve kaçırdığım anım,
Tüm bunlar, olmayışının ve hiç bir zaman olmama ihtimalinin bir dışavurumu imiş.
Ne hoştur ki işte buldum seni.
Şimdi yere göğe sığmazsın.
Sanki saat yada tarihin hiç bir anlam ifade etmediği yerlerden, farklı bir zamandansın.
Yitirilmiş, umudu sönük, feri kayıp akıl kırıntılarımı yeşertip büyüten, köklerine su vermeye yeltenecek kadar yücesin.
Bu evrende asırlardır tek başıma gezerim, kimse çıkmazdı karşıma sen bana görünen ilk insansın.
ne bir damla su içer ne ağzıma kuru ekmek sürerim. Sen benim bir piknik edasıyla kırlara serilmiş soframsın.
Ağaç hışırtısı, dere akıntısı, kuş ötüşü, duymam sağırım. Sen benim kulaklarıma çalınan en güzel makamsın.
Bahşedilen tüm güzelliklerin temsilcisi ve yaradılışın nadide eseri.
Tutsak benliğimin kurtarıcısı ve benin bana tesiri.
Toprağın bolluğu, Bulut'un yağmuru, gecenin ayı, kâinatın güneşi.
Seni düşündüm ya, gün gibi aydınlık gecem.
Ah nasıl bir çıkageliştir bu, yok ne tarifi ne eşi benzeri...