Kalplerimizde bazı illetler vardır ki vücudun tamamıyla dokularının içine işlemedikten sonra keşfolunamayan gizli hastalıklara has bir içe yerleşme hainliğiyle kendisini göstermeden, tahriplerini haber vermeden içsel bir yangın dumansızlığıyla yanar, yanar; bu bir ateştir ki ne olduğunu bilmeyiz, varlığından haber almayız; o yavaş yavaş, görevinden emin, devam eder; sonunda bir gün, birdenbire, bir hiç, bir dakikalık bir bilgilenme bize gösterir ki kalbimizde bir yangın var. Nedir? Nereden doğmuştur? Bu yangın nasıl serseri bir rüzgârın kanatlarıyla düşerek orasını tutuşturmuştur? Bilmeyiz.
İşte erkekler! derdi, asla memnun değildirler, artık sevmemek isterlerse bütün düşüşün, bıkkınlığın suçlarını kadınlara yüklemek için çare bulduktan sonra sevmemek suçunu da onlara bırakmak için zavallıları aşağılayacak şeyler ararlar.
Aşkta kalp susmaya başlayıp da zihin yetilerini kullanmaya başlarsa o aşk öyle bir hasta çocuğa benzer ki damarlarında taze bir kan yerine zehirli ilaçlar dolaşsın.
Evet, kendisine acınılmasını istiyordu, onun merhamete ihtiyacı vardı. Ta kalbinde bir şey ona kendisini çekerek saçlarını gözyaşlarıyla ıslatacak sevecen bir kalp aratıyordu. O sevecen kalp, o cömert bağır kimin olabilirdi? Bunu bilemiyordu, fakat biliyordu ki o, gözyaşları, o derin bir merhamet kaynağından saçlarına akacak sıcak yaşlar, kalbinin, zavallı yaralı kalbinin yaralarını yıkayacak, zehirlerini temizleyecek ve yalnız o vakit işte kendisini mahveden bu müthiş, bu ciğerlerini kavuran hummadan şifa bulacak. Bu kalp kimin kalbi olabilirdi? Bütün etrafındakilerin kalpleri ondan uzaklaşmıştı; hiç, hiçbir şefkatli kalp görmüyordu ki o şifa verecek gözyaşlarını serpmeye gücü yetebilsin, şimdi artık hepsiyle yabancılaşmıştı, hepsiyle...