Bazı kitaplar vardır, kapağını kapattığınızda odadaki hava değişir. Aşk-ı Memnu benim için sadece bir yasak aşk hikayesi değil; insanın kendi hırsları, yalnızlığı ve toplumun ona biçtiği roller arasında sıkışıp kalışının hazin bir senfonisidir.
Halid Ziya, o ağdalı ama büyüleyici diliyle bizi Melih Bey Takımı’nın gösterişli dünyasından alıp, Boğaz’ın serin sularına nazır bir yalının içindeki o karanlık dehlizlere hapseder.
Bihter, Türk edebiyatının belki de en trajik karakteridir. Onun Adnan Bey ile evlenmesi bir sevgi arayışı değil, annesi Firdevs Hanım’a duyduğu nefretin ve onun gibi olmama çabasının bir sonucuydu. Ancak kaderin cilvesi şudur ki; Bihter kaçtığı şeye, yani annesinin ruhuna dönüşürken kendi sonunu hazırlar.
Bir gün gelecek ki ben de onun gibi olacağım, onda gördüğüm her şeyi kendimde bulacağım diye korkuyordu.
Bu cümle, kitabın trajedisinin tohumudur. Bihter’in aynaya her bakışında annesini görmesi, aslında özgürleşme çabasının nafileliğini anlatır. Duygusal bir açıdan baktığımızda, Bihter’in Behlül’e olan tutkusu, aslında hayatındaki o derin boşluğu doldurma çığlığıdır.
Behlül, yakışıklılığının ve zekasının arkasına saklanmış, sorumluluk almaktan aciz bir salon erkeğidir. Onun için aşk, yaşanması gereken bir macera; Bihter ise elde edilmesi gereken en zor kaledir. Ancak bu kale fethedildiğinde, Behlül’ün korkaklığı gün yüzüne çıkar.
Onun Bihter’e olan yaklaşımı, aslında modern insanın bağlılıktan kaçışını simgeler. Bihter her şeyini feda etmeye hazırken, Behlül’ün kaçışı bize aşkın tek kişilik bir kahramanlık olamayacağını hatırlatır.
Nihal, bu hikayenin en masum ama en sessiz kurbanıdır. Annesiz büyümenin verdiği o kırılganlıkla babasına ve evine tutunur. Onun dünyası, babasının sevgisi ve Behlül’e duyduğu çocuksu hayranlık