📚🔔 Tatil zili çaldı!
Bir yıl boyunca verilen emeklerin ardından şimdi dinlenme, keşfetme ve yeni maceralara atılma zamanı. 🌞
Bu yaz bol kahkahalı, bol anılı ve elbette bol kitaplı geçsin. Tüm öğrencilere keyifli tatiller diliyoruz! 💙📖
Edvard Munch'un 1889 tarihli Ölüm ve Çocuk başlıklı bir tablosu var. Ona yıllar önce Bremen'de bir müzede rastladım. Sarışın, beş-altı yaşlarındaki bir çocuk, yüzünü bize, sırtını ise üzerinde annesinin can çekiştiği (ya da çoktan öldüğü) yatağa dönmüş duruyor. Munch'un annesi vefat ettiğinde kendisi de beş yaşındaymış. Çocuğun kocaman açtığı mavi gözleri korku ve çaresizlikle bakıyor. Ama beni tablonun önünde uzun süre tutan şey farklıydı: Çocuk kulaklarını elleriyle sımsıkı kapatmıştı. Hiçbir şey duymak istemiyorum, bana hiçbir şey söylemeyin! (Tüm figürü Çığlık'ı, dört yıl sonra ortaya çıkacak o ünlü tabloyu anımsatıyor. Çığlık şimdilik sadece bedende, birikiyor, bir çıkış yolu henüz yok, dehşet sessiz.) Işitilen şey, görülen şeyden daha dehşet verici olabiliyor sanki. Sadece sözcükler ölüm gerçeğini kesinleştirebilir. Biri o öldü demediği sürece hâlâ bir umut vardır. Sf.144 ( Bahçıvan ve Ölüm)
Yokluk aslında tüm dünya kültürlerinde babaların bir özelliği değil midir? Onlar ya cephededir ya hapishanede, ya altın postun peşindedir ya da adalarda perilerle eğlenirler, ya ev dönüşü fırtınaya yakalanırlar ya da dünyanın meyhanelerine takılırlar, ya bir yerlerde gurbet ellerde para kazanırlar ya da sadece canları eve gelmek istemez....
Ölümden söz ederken aslında neden söz ederiz? Aramızdan ayrılan kişiden mi, yoksa kendimizden mi? Yoksa yokluğun kendisinden mi? O denli yok ki, her boş ânı yokluğuyla dolduruyor.