Birinci Dünya Savaşı'nın korkunç gerçeklerini, genç askerlerin gözünden anlatan çarpıcı bir film. Paul ve arkadaşları, büyük bir heyecanla cepheye giderken, savaşın aslında ne kadar acımasız olduğunu bizzat deneyimliyorlar.
Film, savaşın fiziksel ve psikolojik yıkımını oldukça gerçekçi bir şekilde yansıtıyor. Çamurlu siperler, sürekli patlayan bombalar ve askerlerin yüzlerindeki korku, izleyiciyi adeta savaşın içine çekiyor. Özellikle uzun ve kesintisiz sahneler, cephedeki gerginliği daha da hissettiriyor.
Oyuncular, savaşın gençler üzerindeki etkisini başarılı bir şekilde canlandırıyor. Paul'un film boyunca yaşadığı değişim, savaşın insanları nasıl yıprattığını gösteriyor. Bu film sadece savaşın korkunç yönlerini anlatmakla kalmıyor, aynı zamanda savaşın ne kadar anlamsız olduğunu da sorgulatıyor. Gençlerin büyük hayallerle cepheye gitmesi, ancak gerçeklerle yüzleşince umutlarını kaybetmeleri, izleyiciye güçlü bir mesaj veriyor. Gençleri askeri okulda dopamin salgılatarak, onları savaşı bitirecek nesil olarak adlandıran komutanlar her mezun döneme aynı şeyi söylemektedir. Bu heyecanla cepheye giden gençlerin acı gerçekle yüzleşmesi ise çok sürmemektedir. Filmin sonunda hayata sadece bir kaç saniye ile veda eden Paul ve onları ölüme yollayan general ise savaşın ne kadar anlamsız olduğunun altını çizecek nitelikte oluyor.
Modern İran edebiyatının en önemli isimlerinden olan fakat İran'da kitaplarının satışı hala yasak olan Sadık Hidayet, Kör Baykuş isimli romanında bizleri gerçeklikden daha çok sayıklamalar, düş ve bunalımlarla baş başa bırakır.
Kör Baykuş, kurgu olarak sonu olmayan bir kitaptır ve her okuduğunda okur yeni düşündürücü detaylar keşfedebilir. Kitabın sonunun bir yere bağlanmaması ise kitabın içeriği açısından bir sorun yaratmaz zira yazar kahramanın iç dünyasını sayfalarına öylesine yansıtmıştır ki sayfalar bittiğinde okura kalan tek şey kitabın büyüsünü hissetmektir.
Yazarımız, kitabı okuyanları daha ilk cümleden şöyle sarsıyor;
"Yaralar vardır hayatta, ruhu cüzzam gibi yavaş yavaş ve yalnızlıkla yiyen, kemiren yaralar." Hidayet, duygu ve düşüncelerin insanların ruhuna nasıl etki ettiğini böyle zarif cümlelerle açıklıyor.
Kitapta çoğu yerde kadınlardan bahsederken güzelliklerini abartılı betimlemeler kullanarak tasvir etmiş ve böylelikle eşsiz olduklarını aktarmıştır. Beğendiği kadına kavuştuğu esnada kadının yaşamını yitirmesi ile yazar elimizin değdiği ve ulaşılabilir her şey bir süre sonra kirlenecek veya değerini kaybedecektir gibi bir görüşün kapısını aralıyor.
Kitapta kahraman kurban bayramında canlı olarak hayvanın kesilmesini gördükten sonra hayvan etini bir daha yemek istemez. Sadık Hidayet ele aldığı kahramana burada kendinden bir özellik vermiştir çünkü Hidayet gerçek yaşamda da et ürünleri yememesi ile bilinirdi.
Sayfalarca anlattığı ve ele aldığı bunalımlı dakikalar esasında Sadık Hidayet'in kendi duygu karmaşasını ele alan yansılamalardı.
Yazarımız Sadık Hidayet 9 Nisan 1951'de yaşadığı dairesinde tüm delikleri kapatarak gazı sonuna kadar açıp yaşamına son vermeyi tercih etmiştir. Cansız ve naif bedeni, arkadaşı tarafından bulunduğunda cenaze masrafları