Zaman her şeyi eskitir derler ama insanın değişmeyen yanlarıyla yüzleşmek, insana zamanın aslında hiç geçmediğini hissettiriyor. Gülistan bende tam olarak bu hissi bıraktı. Bazı kitaplar vardır, okurken sadece anlatılanlara değil, "Neden hâlâ unutulmadı?" sorusuna takılıp kalırsın. Kitap boyunca kendime şunu sordum: Çok uzun zaman önce yaşamış bir insan, bugünün insanını nasıl bu kadar iyi tanıyabilir? Hırsımız, kibrimiz, olduğumuzdan farklı görünme çabamız veya o bitmek bilmeyen kırgınlıklarımız... Takvimler değişmiş ama insanın iç dünyası hep aynı kalmış gibi.
İnsan bazen okuduğu bir cümleden rahatsız olur; çünkü tam o sakladığı yere dokunur. Gülistan’ı okurken bunu sıkça hissediyorsun. Sayfalarda sürekli kibirle, çıkarla ve gösterişle karşılaşıyorsun. Ama Sa‘dî bunları anlatırken kimseyi incitmiyor. Sanki karşısına oturmuşsun da sana sakin sakin hayata dair bildiklerini anlatıyor gibi. Belki de bu yüzden, o sade ve derinden gelen üslubu insanı çok daha fazla etkiliyor.
Aslında kitaptaki olaylarla bugün yaşadıklarımız arasında düşündüğümüz kadar büyük bir uçurum yok. İnsan ilişkileri, beklentiler, samimiyetini kaybeden paylaşımlar… Bazı bölümlerde ister istemez çevrendeki örnekleri düşünüyorsun; hatta bazen doğrudan kendini.
Kitapta beni en çok etkileyen şey, kimsenin kusursuz gösterilmemesi oldu. Bir yerde çok güçlü birinin yaptığı bir hata, brassica yerde ise çok mütevazı görünen birinin içindeki o küçük gurur karşımıza çıkabiliyor. İnsanların sadece tek bir yönüyle değil, hatalarıyla ve sevaplarıyla anlatılması kitabı çok gerçek kılmış. Bu yüzden okurken yabancı bir metin değil de, hayatın içinden bir parça okuyor gibi hissediyorsun.
Sadi-i Şirazi’nin dili de bir o kadar etkileyici. Uzun uzadıya anlatmıyor; bazen kısacık bir hikâyeyle seni öyle bir durduruyor