Batı ile kapsamlı bir şekilde buluşmanın gerçekleştiği 19. yüzyıl ve sonrasında yaşayan birçok mustagrib Hz. İsa'nın (a.s.) inişi ile alakalı kesin hükme itiraz etti. Aslında Nüzül, mustağribler için bir problem teşkil etmemekteydi. Problem, inmesi durumunda Hz. İsa'nın (a.s.) ne yapacak olmasındaydı; yeni bir şeriatla geleceğini kabullenmeleri durumunda Hz. Rasûlüllah'ın son peygamber olmasını reddedecek, Müslümanların tepkisini üzerlerine çekeceklerdi. İslam'ın doğrusunu kabul edip Hz. İsa'nın (a.s.) indikten sonra Allah Rasûlü'ne tabi olacağını ifade etmeleri durumunda ise, Hristiyan alemini karşılarına alacaklardı. Batı'nın yanlışını reddetmeyi göze alamadılar ve üzerinde icma edilen mutlak doğruyu te'vil ederek yanlışa müncer kıldılar.
"İbrahimi Dinler" ve onların bağlıları arasında "Müşterek Amentü" ihdas etme gayreti, mustağribleri Hristiyanlarla paralel düşünmeye sevk etti. Bu yüzden, kaleme aldıkları tefsirlerde Ehl-i Kitab'ın Cennete gireceğini iddia ettiler, Rasûller arasında derece farkı olduğunu reddettiler. Fakat Hz. İsa'nın (a.s.) inişi mevzuunda Ehl-i Kitab'la aynı kanaati paylaşamadılar. Çünkü inen İsa'nın (a.s.) İslâm Şeriatı'na tabi olması Hristiyanlığın bütünüyle neshedilmesi anlamına gelmekteydi. Yani bu ihtilaf, onların meşruiyetine halel getirmemek içindi.
Serçe kadar yüreğimin,
Gökyüzü kadar sancısı var.
Ne gecen var ne gündüzün,
Ey Kudüs güler mi yüzün,
Öyle dalıyor uzaklara gözüm
İçim gırtlağıma kadar hüzün...
Üstad Necip Fazılın:
"'Kim var?', diye seslenilince sağına ve soluna bakınmadan, fert fert 'Ben varım!' cevabını verici, her ferdi etmeliyiz "Benim olmadığım yerde kimse yoktur!" duygusuna sahip bir dava ahlakını parıldatıcı bir gençlik..." düsturu ile hareket etmeliyiz.