İlk bölümlerde ağırlıkla psikolojinin, kitabın geneline sirayet etmiş felsefi öğelerin, Tanrıların savaşı ve insanın yaratılışı kısımlarında mitolojik karakterler ve hikayelerin, bilhassa son kısımlarda postmodern dertlerimizin ustaca harmanlanıp merakı diri tutan bir akışla sergilendiği kitapta, en fazla etkilendiğim kısımların, "hakikatli rüyalar esnasında" kısmında yer alan "içimdeki boşluk, "sende kalan eşyalarım" ve "pişmanlık" kısımları olduğunu söyleyebilirim. Öykü şeklinde tanılmlanabilecek bu metinlerin, duygu katmanlarını okuyucuya yaşatan detaylı ve her birimizin muhakkak yaşadığı/yaşayacağı olayları içermesi nedeniyle yüksek düzeyde empati duymasını sağlayan bir örgüsü olduğunu söylemek mümkün.
Lou Andreas-Salome ve Rainer Maria Rilke, Ingeborg Bachmann ve Paul Celan, Martin Heidegger ve Hannah Arendt arasındaki aşk hikayeleri kitabın 116. sayfasındaki kısmı ile özetlenebilir sanıyorum.
"Lou Kiev'deki akasya ormanında Rainer ağlama krizine tutulmuşken, dehşete düşmek ve donup kalmak yerine neden Rainer'le birlikte ağlamamıştır? Bu yaşantıdan sonra, neden Rainer'i kollarına alıp yalnız gecelerin karanlığından kurkusunu azaltmak yerine, ona yatağını kapamıştır? Neden "parçalansın diye, düşmesine izin vermiştir?"
En az bir kez sormuşuzdur belki: "O aşktan ne anlıyordu? Aşk nedir?"
Öte yandan sayfa 158'deki bu kısım aklımda kalacak olan yer:
Schopenhauer, "bir insanın başına gelebilecek en iyi şey doğmamış olmaktır," der. Nietzche'nin, insanın gerçekten neye ihtiyacı olduğunu çok iyi bilen o yaşam filozofunun, dostları için haykırdığı iyi dilek mesajını hatırlamalıyız burada: "Sevdiğim insanların acı, yalnızlık ve hastalık çekmelerini, başkaları tarafındn itilip kakılmalarını, hakarete uğramalarını dilerim- dilerim kendilerine karşı derin bir hoşgörü