Adamın biri gelip vezirin makamına oturmuş. Vezir onu görünce yarı hayret, yarı öfkeyle sormuş:
- "Kimsin?"
Adam gayet kayıtsız bir tavırla soruyu soru ile karşılamış:
- "Sen kimsin?"
Vezir şaşkın, cevap vermiş:
- "Vezirim!"
- "Sonra ne olacaksın?"
- "iki tuğlu vezir olacağım!"
- "Sonra?"
- "Sonra üç tuğlu vezir olacağım!"
- "Daha sonra?"
- "Daha sonra da sadrazam olacağım!"
- "Ondan sonra ne olacaksın?"
Vezir şaşırmış. Çünkü sadrazamlıktan sonra olacağı bir nesne yok.
- "Hiç" diye cevap vermiş. O zaman öteki gülümsemiş:
- "Sen yıllarca çalıştıktan sonra hiç olacaksın. Ben şimdiden hiçim. Şimdi kim olduğumu anladın mı?"
Bir kere şunu söyleyeyim ki
ben devletin bana bahşedeceği soyadına muhtaç değilim; onu soysuzlar düşünsün. Devletin, yani o zamanki Halk Partisi’nin kabul ettiği Soyadı Kanunu yanlıştır. Çünkü Türklerde soyad isimden sonra değil, önce gelir. Dilin yapısı böyledir. İlle
Avrupallara benzeyeceğiz diye soyadını sona almak, şuur altına işlemiş bir aşağılık duygusunun mahsulüdür. Biz Avrupalı falan
değiliz. Buz gibi Asyalıyız ve hepsinden üstün olarak da Türk'üz... Anladın mı monşer? Avrupalı olmak meziyet
olmadığı gibi, Asyalı olmak da kusur değildir.
“Hayal kırıklığı” deyince bunun eski şekli olan “sukut-ı hayal”i hatırladım ve şimdiki gençlerin buna “sükut-ı hayal” deyişini düşündüm. “Sukut” düşmek demek, “sükut” ise susmak. Acaba gençler niçin böyle söylüyor. Sükut daha ince olduğu için mi? Belki… Yahut düşenin öldüğünü, ölenin de sükut ettiğini düşündükleri için…
12 yıllık harfler Türk harfi oluyordu da 1000 yıllık öteki harfler neden gayr-ı Türk sayılıyordu. O Arapça bu da Latin’di. Aslını araştırınca da ikisi tek kökten çıkıyordu. Latin harfleri de Arap harfleri de aynı bir Fenike alfabesinden çıkmıştı.
Tuhaf bir huyum vardır: Bazen karşımda kıyametler koparken ben başka şey düşünürüm. Hele bana bir şeyler anlatan kimse ilgi uyandırmazsa bir kelimesini bile duymam kendi alemimde yaşarım.