İçindeki mana boşluğunu dünyanın geçici
yankılarıyla doldurmaya çalışan insan, uçsuz bucaksız bir ummanı katrelerle dindirmeye çalışan bir meczup gibidir.
Bilmelidir ki; mana kaybı, hayatın dokusundan kopan bir parça değil, ruhun asli cevherinden sızan bir sızıntıdır ve bu boşluk, yeryüzüne ait hiçbir nesneyle mühürlenemez.
Ruh, ezeli kaynağına olan aidiyetini yitirip bu ten kafesine hapsolduğunda, en gösterişli saraylarda bile kendini bir sığıntı, bir yabancı gibi duyar. Çünkü insanın bu dünyadaki huzursuzluğu bir mekân meselesi değil, bir makam meselesidir. Kendi hakikatinden sürgün edilen bir gönül için bütün dünya bir gurbet; vuslatın kokusunu almadığı her köşe ise soğuk bir misafirhanedir.