Bir adam geldi ve görüştük. Gazeteci olduğunu söyledi. Kötünün ne olduğunu anlamak istediğini
söyledi. Ondaki bu bayağılık beni güldürdü. Ona sordum:
"Kötü olanı neden anlamaya çalışıyorsun?"
"Bileyim ki ondan kaçabileyim."
Şöyle dedim:
"Bilinebilseydi kötülük olmazdı. Sen otur duanı et. Kötünün sana değmeden geçip gitmesi için."
Hayal kırıklığına uğradığı apaçık ortadaydı. Bir şey daha ekledim:
"Korkulacak şey kötülük değil. Zaman. Çünkü onu
yenebilecek kimse yok."
Yıllardır birbirimize sevgiyle yaklaşmış, birbirimize gülden ağır laf etmemiştik. Aramıza giren erkeklerin sayısı birkaçı geçmeye başladığında birden büyük bir yabancılaşma yaşamıştık her ikimiz de. Gerçi o bunu bilmiyordu, yani erkeklerin sayısını; ama sanırım hissediyordu ve çok mutsuzdu. Ben de kendimi, kocasını aldatan kadınlar gibi huzursuz ve aşağılık hissediyordum. İkimiz de haksızlığa uğramıştık. Çok büyük bir haksızlığa!
Baba-kız olmanın inanılmaz haksızlığına maruz kalmıştık.
Zorla... ikimiz yüzünden, ikimiz sayesinde, ikimizden dolayı olmayan... İkimizin dışında... İkimize buyurulan, layık görülen, ikimize ceza olarak verilen bu gerilimli ve faşizan ilişkinin içinde sıkışarak yaşamak gerektiğini anlardım başımı yastığa koyarken. Başımı yastığa koyarken, tam o an ne Leyla ne mecnun, ne aslı ne ferhat, ne romeo ne julyet... Varsa yoksa baba kız olmanın elemi, kederiyle sıkışırdı kalbim ve özlerdim babamı doyasıya başımı yastığa koyarken tam.
Bazen caminin hemen yanındaki iki göz evimize doğru yürürken dünü ve bugünü aynı anda hisseder, hem dünü hem de bugünü aynı gözle bir süre seyreder, Allah'ın insanlara bahşettiği en büyük lütfun öncesiz ve sonrasız zaman olduğunu düşünürdüm... Yoksa nasıl dayanırdı insan, geçmişine ve geleceğine aynı anda kucak açsa... Geçmişine ve geleceğine aynı anda mukayyet olabilse... Yoksa nasıl dayanırdı bir kadın topu topu beş yıl içinde elli kiloyu birden alabildiğine... Yoksa nasıl inanırdı insan, bir kadının kocasını (Ya Rab! Affet beni!) Allah'ın şefkatinden kıskanabileceğine...