Hayat yolculuğunda, dalgaların bedenine yumuşakça çarpmasını asla dilememiştir. Yalnızca kendisi için hep daha öze yönelik, daha yoğun bir yaşam istemiştir. Bu nedenle ne iç ne de dış dünyasındaki tehlikelerden sakınmıştır, zira o tehlikeler coşkuya, sinirlerinin adeta tutuşmasına olanak sağlamışlardır. İster iyinin, ister kötünün tohumu olsun, iç dünyasındaki her tutkuyu, her kusuru coşkuyla ve kendinden geçerek yüceltmiş ve bilge kanının içindeki tehlike köklerinin hiçbirini kurutmamıştı
Bedeni daha derinlere düştükçe inancı aynı oranda artar; bir insan olarak çektiği ızdırap arttıkça, dünyada yaşanan acıların anlamını ve gerekliliğini daha büyük bir saadetle fark eder.
Dostoyevski'nin hakikatin böylesine olağanüstü bir mükemmeliyetle tamamına erdirildiği, tüm eserlerin en dünyevisi olan eseri, neden bizde ruhani bir etki bırakır?
Bir dünya yaratmasına rağmen neden dünyamızın ta kendisi değilmiş de yanında veya üstünde duran bir dünyayı anlatıyormuş gibi bir his yaratır?
Neden en derin duygularımızla tam ortasında duruyor olsak da kendimizi bir şekilde yabancı hissederiz oraya?
Neden tüm romanlarında yavaş bir ışığı andıran bir aydınlık vardır?
Neden içlerinde sanrılardan ve düşlerden meydana gelen bir mekan var olur hep?
Neden bu olağanüstü gerçekçi adamı, hakikatin savunucusu olarak değil de bir uyurgezer olarak algılamaya başlamaktayız?
Tüm ateşli hallerine, hatta aşırı sıcağa rağmen neden içinde o verimli güneş ışığı yerine kanlı ve acı verici bir kuzey ışığı yansır?
Bu yaşamın şimdiye dek sahnelenmiş en hakiki gösterisini neden yaşamın kendisi olarak algılamayız?
Neden kendi yaşamımız olarak algılamayız?
'Düşünüyorum öyleyse varım' yerine 'acı çekiyorum öyleyse varım' der onlar. Bu 'var olma hali' ifadesi Dostoyevski ve tüm karakterleri için kazanılabilecek en yüksek zaferdir.
"Dostlarım yaşamı sevmekten korkmayın." Arkasından bir sessizlik doğar, derinlik ürpererek kulak kesilirken ses süzülür ve tüm ızdırapların üzerine yükselerek devam eder: "yaşamı sevmeyi ancak ızdırap sayesinde öğrenebiliriz."