Dogmanın içinde taşlaşmış ya da kâr hırsıyla gözü dönmüş ırklar uygarlığın gelişimine uygun değildirler. Putun ya da paranın önünde diz çökmek yürüyen kasları, ilerleyen iradeyi köreltir. Ruhban ya da tüccar takımının hiyerarşisi bir halkın parlaklığını soldurur, seviyesini düşürerek ufkunu daraltır ve evrensel hedefin hem ilahi hem insani zekâsını ondan geri alarak onun sömürgeci bir ulusa dönüşmesine yol açar. Babil'in ideali yoktu, Kartaca'nın ideali yoktu. Atina ve Roma'nın idealleri vardı ve bu ikisi yüzyılların karanlık yoğunluğu içinde bile uygarlığın halelerini muhafaza etmişlerdir.
Patlak veren bir ayaklanma, halkın önünde sınav veren bir düşüncedir. Halk geçer not vermezse düşünce olgunlaşmamış demektir; ayaklanma küçük bir kargaşadan öteye gitmez.
Yaşadığımız dönemden oldukça farklı olan o yıllarda, halkın fazla uzamış bir sorunla, ihsan edilen bir yasayla ya da Orléans Hanedanı'yla hesaplaşması gereken saat geldiğin de, genel öfke her yanı kapladığında, ayaklanma parolasını kulağına fısıldayarak burjuvaziyi gülümsettiğinde ayaklanmaya katılan kent sakinleri savaşın bir parçasına dönüşür, evler kendilerinden destek alan eğreti kaleye kardeşçe davranırlardı. Tam tersine koşullar yeterince olgunlaşmadığında, ayaklanma herkes tarafından kabul görmediğinde, kitleler ayaklanmayı reddettiklerinde isyancıların hali haraptı; şehir kendini ayaklanmadan geri çeker, ruhlar buz tutar, sığınakların kapısı kapanır, sokaklar ordu barikatı ele geçirsin diye ıssız bırakılırdı.