Ege ve Akdeniz taşrasında geçen hikâye, Abuzer ve annesinin Arabistan’dan köle olarak İstanbul’a gelmesiyle başlıyor. II. Meşrutiyet’le başlayan anlatı üç kuşağa yayılarak 1950’lere ve 1990’lara kadar uzanıyor. Özellikle doksanlı yılların siyasi ve aktüel olayları ince ayrıntılarla verilmiş. Okurken kimi zaman gülümseyerek (Özal’ın kızının davulcuya kaçması), kimi zaman içim burkularak (cezaevi operasyonları, ölüm oruçları…) bizim kuşağın hafızasında yer etmiş olayları hatırladım. Tıpkı Yadigâr’ın kazdığı tünellerde dolaşır gibi kendi hafızamın dehlizlerinde dolaştım; sanki kendi definemi aradım.
Türkiye taşrası define hikâyeleri, spiritüel anlatılar ve batıl inançlarla dolu. Pek çok yazar bu malzemeyi kullanıyor ama Osman Özarslan, Hafriyat ile bunu gerçekten çok iyi bir yere taşımış.
Romanda üç kuşağa yayılan bir taşra ailesinin hikâyesini okuyoruz. Ama burada “aile” güçlü bağlardan çok, daha çok biyolojik bir bağ anlamına geliyor. Birinci kuşak II. Meşrutiyet’in, ikinci kuşak 50’lerin, üçüncü kuşak ise 90’ların kaybedenleri. Hepsi bir şekilde atalarının gölgesi altında, yazarın deyimiyle “atalarının hafriyatı altında” yaşamaya çalışıyor.
Zaman atlamalarıyla kurulan anlatı kimi yerde masalsı, kimi yerde politik bir gerçekliğe yaslanıyor. Özellikle kullanılan yöresel dil romana çok güçlü bir atmosfer katmış.
Uzun yıllara yayılan bir emeğin ürünü olduğu belli. Ben çok sevdim, gönül rahatlığıyla tavsiye ederim.