Birden anımsıyorum bütün bunları
Robotlar, robotlar, robotlar.
Ve nasıl göründüğünü dişlerimde, güzelim !
“Şey, neydi dedi adı onun” diye soruyor sersemlemiş kadeh kaldıran .
“ Zoya” diye haykırıyorum,” Zoya!”
 ama kim bilir belki de oza’dır adı?
On yedisindesin. Soluk soluğasın yaptığın spordan. Adın şu ya da buymuş, ne çıkar. Siklotronun adını bile duymamışsın bugüne değin. Budalanın biri cıvalı iki lamba dikmiş şuraya, deniz kıyısına. Birbirimize doğru yürüyoruz. Lambaların birinden sen yola çıkıyorsun,ötekinden ben. Arkamızda ışıktan bir yol sürüyoruz ikimizde. Ve daha ellerimiz bulmadan birbirini gölgelerimiz giriyor iç içe canlı, sıcak ve kıyıları bir ölüm solgunluğula çevrili gölgelerimiz. Sen hala bana doğru geliyor gibisin. insanın ensesi hep geçmiş günlere bakar. Zaman troleybüs bekleyen bir insan kuyruğu gibi uzanır gider ardımızda. Geçmiş ardımda benim bir sırt çantası gibi asıl omuzlarımda .oysa gelecek ardında senin bir  paraşüt gibi hışırdıyor. birlikteyken biz ikimiz sanki bir
Kum saatiymişiz gibi geleceğin senden bana, geçmişin benden sana aktığını duyuyorum. nasıl da
İğreniyorsun geleceğin kalıntılarından!Tezcanlısın dürüstsün ve şaşılacak derecede bilgisiz. Sana kalırsa, geçmiş, hala gerçekleşmemiş ve değişime uğrayacak bir şey. Örneğin ben “Napolyon Avusterlitz Savaşı’nı kazandı “ diyorum. oysa “bakalım göreceğiz diyorsun “ sen. Öte yandan gelecek çok daha kesin görünüyor sana bu nedenle her şey kaçınılmaz bir sonuç oluyor. “yarın ormana gideceğiz “ diyorsun; nasıl bir ormandı o, ertesi gün hala uğultusu vardı kulaklarımızda !ayakkabının sol tekinde kuru bir çam iğnesi duruyor hala.
Nasıl anlatabilirim şu şom ağzıyla
Yalnızca ilençli sözlere açık olmadığını ağzımızın
Capcanlı dudaklarımızın güzelim dudaklara
Ve serin sularına da değeceğini bir ırmağın?
Yaşamak ne büyük mucize
Ama nasıl anlatırsın bunu yaşamasızın birine ?
Belkide anlatırsın, ama kim ipler bunları be !