Zülfü Livaneli’nin bu eseri de önceki eserlerinde olduğu gibi toplum, kimlik, aydın sorumluluğu ve vicdan temalarını merkeze alıyor. Ancak bu kez, ideolojik ve entelektüel yön romanın duygusal ve kurgusal gücünün önüne geçmiş gibi görünüyor.
Roman, düşünsel derinlik iddiasına rağmen, olay örgüsünde belirgin kopukluklar barındırıyor. Örneğin, Leyla’nın İsveç’e geldiğinde havaalanında karşılanması sahnesinde, bu kişilerin onun geleceğini nasıl bildiği açıklanmadan geçiliyor. Bu tür detaylar, okurun hikâyeye olan inancını zedeliyor ve anlatının inandırıcılığını düşürüyor.
Karakterler açısından da benzer bir yüzeysellik hissediliyor. Livaneli’nin romanlarında genellikle derin duygusal çatışmalarla çizilen karakterler, Bekle Beni’de adeta yazarın düşüncelerini dile getiren birer araç hâline gelmiş. Leyla ile Selim arasındaki ilişki, bir aşk hikâyesinden çok, ideolojik bir bağ gibi hissettiriyor. Okur onların duygularını değil, fikir alışverişini okuyor. Bu nedenle aralarındaki aşk inandırıcı bir yoğunluk kazanamıyor.
Romanın bir diğer zayıf yönü, dildeki aşırı “edebi” olma çabası. Gökyüzünün renkleri, mor tonlar, uçuşan imgeler… Bunlar tek başına şiirsel olabilir; ancak metnin genelinde bir gösteriş hissi bırakıyor. Betimlemeler hikâyeyi derinleştirmek yerine, yapay bir atmosfer oluşturuyor. Livaneli’nin sade ama etkileyici anlatımından uzak, gösterişli bir dile yönelmesi romanın duygusal samimiyetini zedeliyor.
Buna ek olarak, yazarın metin boyunca yaptığı yoğun alıntı kullanımı da dikkat çekiyor. Sokrates’ten, Kafka’dan, Ülkü Tamer’den, hatta başka klasiklerden yapılan göndermeler; bilgi aktarmaktan çok, yazarın entelektüel birikimini sergileme çabasını andırıyor. Bu da zaman zaman okurda “bilgi paylaşımı” yerine “entelektüel gösteri” hissi uyandırıyor.
Bütün bu