Gece yarısını çoktan geçmiş saat.
Dünya uyuyor, ama benim önümde bir kağıt uyanık.
Bembeyaz, tertemiz. Henüz hiçbir kelimenin ağırlığıyla lekelenmemiş.
Elimde yıllardır yanımdan ayırmadığım o kalem. Ucunda geçmişin izleri, mürekkebinde saklı hatıralar.
Nice defter gördü, nice cümle taşıdı. Kimi zaman bir iç döküşe tanıklık etti, kimi zaman bir hayalin ilk adımına.
Ama şimdi, burada, bu kâğıdın karşısında… sanki o da duraksıyor.
Nereden başlanır?
Bir hikâyeye mi, bir duyguya mı, yoksa sadece sessizliğe mi?
Bazen ilk kelimeyi yazmak, bir ömrün en zor kararı gibi gelir.
Çünkü her kelime, kâğıdın saflığından bir parça eksiltir.
Ama aynı zamanda, her kelime o beyazlığa anlam verir.
Kalemi parmaklarımda evirip çeviriyorum.
Ucu kâğıda dokunmak istiyor ama ben izin vermiyorum.
Korkuyorum belki — yanlış bir kelimeyle o güzel beyazlığı bozmak istemiyorum.
Ama içimde bir ses fısıldıyor:
“Yaz… Bozulsun. Çünkü her güzellik, iz bırakıldığında gerçek olur.”
Ve o an, kalem ucu kâğıda değiyor
Bir mürekkep damlası, gecenin sessizliğine düşüyor.
Bir kelime!
Belki sıradan, belki büyülü… ama bana ait.