"Savaşları karıncalar da yapar, devletleri arılar da kurar, servet ve zenginliğe hamsterlarda da rastlanır. Ama senin ruhunun izleyeceği yol başkadır, ruhunun hakkı yendi de onun zarar görmesi pahasına başarılara ulaşacak oldun mu, mutluluk çiçeklerini asla koklayamazsın. Çünkü ‘mutluluk’ denen şeyi ancak ruh duyumsayabilir, ne akıl, ne karın, ne kafa ne de para cüzdanı...” diyor Herman Hesse, ‘Öldürmeyeceksin’ isimli kitabında.
Yarın madem ki bu diyardan gideceğiz, giderken beraberimizde götüremeyeceğimiz kadar ağır yükü buraya neden istifliyoruz? Madem ki gelecek daima uzağımızda oluyor ve biz sadece bugünde yaşıyoruz, neden o halde her şeyi yarınlar için biriktiriyoruz? Madem ki gönülde yeri olmayan her şey gelip geçiyor, neden her Allah’ın günü oltamızı güneş çıkınca kuruyup gidecek su birikintilerine atıyoruz?
“Bunca uğraşıp didindim, ne kazandım diye soruyorum bazen kendime” diye yakındı yanındakine. “Eğer bir kazançsa, galiba elimde bu yakıcı soru dışında bir şey yok!”
Bir de şunu düşünün; kum tanecikleri hızla alt fanusa akarken kum saatinin boşalmakta olan üst fanusu ne hisseder?
Rabindranath Tagore’un ‘Gora’sından birkaç buhurlu ve derin dize: “Kalbim bir kafesi andırıyor;/ Yabancı bir kuş bilmem ne arıyor onda,/ Bir giriyor, bir uçup gidiyor/ Ah, bir yakalasam onu/ Aşk ipimle bağlayacağım”
Neyi sımsıkı kendimizde tutacağız, nelerin ipini gevşek bırakacağız, bu ayarı bilmek insanlığımız için sandığımızdan çok daha önemli. Biz, Nasreddin Hoca’nın o muhteşem fıkrasında söylediği gibi, taşların bağlandığı, köpeklerin salıverildiği bir şehir gibi güvensiz, güvenliksiz bir haldeyiz ve bu belayı kendi elimizle sarıyoruz başımıza.
“Olacak şey mi?” diye sordu meczup, “Sen hem penceren açık uyu hem de bekle ki ayaz içeri girmesin!