Yağmurlu bir eylül sabahıydı. Sonbahar, iyiden iyiye kendini hissettirmeye başlamıştı. Balkonda duruş, tabiatın yaza veda partisinin romantik esrarına bırakmıştım kendimi. Yapraklar büyük bir telaşla ağaçların dallarından asılmış, düşmemek için direniyor, rüzgar sinsi sinsi dallara asılmış yapraklara hükmetmeye çalışıyordu. Bulutlar için için homurdanıyor, yağmur aheste aheste dans ediyordu, rüzgârın o eşsiz musikisi eşliğinde.
Son kez, köye koşar adım giden toprak yola baktım. Papatyaların, mor menekşelerin ve yaban güllerinin arasından kıvrıla kıvrıla köye inen yol… Kim bilir kaç defa o yolu yaya yürümüştüm ve kaç defa, ayaklarımı çamura bulayan o yola lanetler yağdırmıştım. Evet, yolun sonuna gelmiştim artık. Ama çok iyi biliyordum ki, her yolun sonu başka bir yolun başlangıcıydı.
Bavulumu alıp, aheste aheste yaklaşan otobüse doğru yürüdüm. Otobüs yavaş yavaş bana yaklaşırken, eylülün esinleyen yeli benden bir şeyler koparıyordu sanki. Yüreğimi sinsi bir korkunun ürpertileri yalazlıyordu. Birazdan yabancısı olduğum, yepyeni bir hayatın kapılarını açacaktı yüzüme yaklaşan otobüs ve beni bilmediğim bir dünyaya doğru taşıyacaktı.
Bir çınar gibi şahit oldum devrilen yıllara. Acılar çektim kuytusunda zamanın. Bir zehir gibi içtim gecelerin kahrını. Alıştım sonra acı çekmeye ve acıya acıda buldum ilacı...