"Bay Feynman bizim için duyulması gerçekten acı şeyler söyledi, fakat gördüğünüz gibi o bilimi gerçekten seviyor ve yaptığı eleştiride çok samimi. Bundan dolayı onu dinlemeliyiz bence. Buraya gelirken eğitimimizde bir terslik olduğunu bilerek geldim, fakat öğrendik ki sistemimiz kanser olmuş"
Yunancayı çok seven bir Yunan Dili ve Edebiyatı araştırma ve eğitimcisinin deneyimleriyle benzerlik kurdum. Bu adam kendi ülkesinde çok az sayıda çocuğun Yunanca üzerinde çalıştığını biliyordu. Başka bir ülkeye gitmiş ve bu ülkede herkesin, hatta ilkokul öğrencilerinin bile Yunanca eğitimi aldığını görünce çok hoşlanmış. Yunancada mezuniyet derecesi alacak bir öğrencinin sınavına girmiş ve soru sormuştu, "Sokrates'in Gerçek ile Güzellik arasındaki ilişki konusundaki düşünceleri neydi?" Öğrenci cevap verememişti. Sonra şöyle sormuştu:
"Sokrates üçüncü sempozyumda Platon'a ne demişti?" Öğrencinin gözleri parlamış ve anlatmaya başlamıştı: parlıyor ve başlıyor: "Brr rrr ....... " Bütün her şeyi söylüyor. Kelimesi kelimesine Sokrates'in söylediklerini güzel bir Yunancayla tekrarlıyordu.
Aslında Sokrates üçüncü sempozyumda Gerçek ile Güzellik arasındaki ilişkiden bahsetmişti!
Bu Yunanca uzmanı şunu keşfediyor: Öğrenciler önce harflerin telaffuzunu, sonra kelimeleri, cümleler ve paragraftan öğreniyorlar. Sokrates'in söylediklerini kelime kelime ezbere tekrar edebilirler. Ama bu Yunanca kelimelerin anlamlarının ne olduğunu hiç bilmezler. Öğrenciler için bütün söylenenler yapay seslerden ibarettir. Bir kişi bile bu cümleleri öğrencilerin anlayacakları bir dile çevirmemiştir.
Onların yapmasını sağlayamadığım bir diğer şey de soru sormalarıydı. Sonradan öğrencilerden biri bana bunun sebebini açıkladı: "Ben size ders esnasında bir soru soracak olursam, daha sonra herkes bana, 'Neden ders saatini harcıyorsun?' 'Biz öğrenmeye çalışıyoruz, sen ise onu durdurup soru soruyorsun.' diyorlar." Bu bir tür ukalalıktı. Hiç kimse olan biteni anlamıyordu.
Ama başkalarına sanki her şeyi biliyorlarmış gibi davranıyorlardı. Hepsi anlıyor gibi yapıyordu ve içlerinden biri bir şeyi anlayamadığını belirtip soru sorduğunda hepsi birden karışık bir şey olmadığını söyleyip kendileri çok iyi anlamış gibi rol yapıyorlardı. Üstelik zamanın boşu boşuna harcandığından şikayet ediyorlardı.
Onlara, beraber çalışmanın, tartışmanın, konu üzerinde konuşmanın ne kadar yararlı olduğunu anlattım, ama bunu da yapmayacaklardı. Çünkü birisine soru sorsalar itibarları sarsılır sanıyorlardı. Çok yazık!
Hepsi yaptıkları işlere göre akıllı insanlardı, ama kendilerini bu komik düşünceye hapsetmişlerdi. Bu acayip, kendine yeterli eğitim türü anlamsızdı, tamamen anlamsızdı.
Birçok gözlemden sonra anladım ki, öğrenciler her şeyi ezberlemişti. Fakat ezberlediklerinin ne demek olduğunu bilmiyorlardı. "İndisi olan bir ortamdan yansıyan ışık" cümlesini duyduklarında bunun su gibi bir madde olduğunu bilmiyorlardı. "Işığın yönü"nün bir şeye bakarken onu gördüğümüz yön olduğunu ve buna benzer şeyleri bilmiyorlardı. Tamamen ezbere dayalı olarak biliyorlardı her şeyi. Ve bu yüzden hiçbir şeyi uygulanabilir düzeye taşıyamıyorlardı. Bu nedenle onlara "Brewster Açısı nedir?" diye sorduğum zaman bilgisayara doğru kelimeleri girdiğim için cevap alıyordum. Oysa "Suya bakın" dediğimde hiçbir şey olmuyordu.