Okuması yaklaşık 10 günümü almış bir kitap.
"Sahiden ne kitabıydı bu?" diye kendime sorarken en iyi yanıtım şu oldu: Dönemin Rusya'sındaki yapıyı anlatırken eleştirilerini de karakterler üzerinden yansıtıyor ayrıca her karakterle birer ya da birkaç duyguyu ifade ediyordu Lev Tolstói. Kitabın adının hikâyenin kahramanlarından biri olan "Anna Karenina" olma sebebi ise her şeyin onun yaptıklarıyla şekillendiğinden dolayıdır.
Kitabın adını aldığı karakterle başlayalım: Anna Karenina. Aleksey Alexandroviç ile evli ve Seryoja adında bir oğlu olan ve hayatını oğluna adamış bir kadın olarak başlıyor hikâyeye. Onu ilk olarak tren yolculuğu ile tanıyoruz. Kardeşi Stepan Arkadyiç ve karısı Dolli ve çocukların yanına gidiyor. Stepan ve Dolli'nin arasını düzelterek bir yuvanın yıkılmasını engelleyen o kahraman kadın! Peki kendisi ne yapıyor, kendi yuvasını yıkıyor.
Ne için: Prens Vronskiy'e olan aşkı daha doğrusu "şehvet" için.
Peki gerçekten yıkılan yuva mı?
Tabiki de hayır, yıkılan şey Aleksey Alexandroviç ve oğul Seryoja.
Kendisi diyor ya oğlum ve bu adam(Vronskiy) arasından bir tercih yaptım ve bu adamı seçtim, ikisini bir arada tutma olasılığı var mı, yok! diye. Bana kalırsa ölümü de bu şekil başladı, doğum gününde oğlunu görmek istedi ve işte o zaman tercihini değiştirmişti artık Vronskiy değildi tercihi. Ama bunu kendisi açıkça anlamamıştı, hâl ve hareketlerine yansımıştı.
Ölümü, onu ilk tanıdığımız yerde oldu: bir tren istasyonu. Ölümünün üzerine yorumu yaşlı kontes(Vronskiy'in annesi) yapmıştı: "Böyle bir kadının ölmesi gerektiği biçimde öldü. Ölümün bile en aşağılık, rezil olanını seçti."
Vronskiy: kimileri tarafından kitabın asıl mağduru olarak adlandırılsa da ben tam tersini düşünmekteyim. Umut verdiği bir kızı(Kiti) yarı yolda bırakan ve başkalarının karısına göz
Sırtüstü yatarak şimdi yukarıya, bulutsuz gökyüzüne bakıyordu. “Bunun yuvarlak bir kubbe değil, sonsuz bir boşluk olduğunu bilmiyor muyum? Ama gözümü ne kadar kıssam da, bütün dikkatimle baksam da onu yuvarlak ve sınırlı görmemek elimde değil, sonsuz bir boşluk olduğunu bildiğim halde kesinlikle mavi bir kubbe olarak görmekte kuşkuya yer bırakmayacak şekilde haklıyım,onun ötesini görmeye çalıştığım zamankinden daha haklıyım."
Soruma yanıt arıyordum. Oysa sorumun yanıtını bana düşüncelerim veremedi, düşüncelerim, sorumla karşılaştırılamayacak durumda. Yanıtı bana hayatın kendisi verdi, neyin iyi, neyin kötü olduğu benim bilgim içindeydi. Bu bilgiyi ben kazanmadım, herkesle birlikte bana da bu bilgi verilmişti, verilmişti,çünkü ben onu hiçbir yerden alamazdım. Nereden aldım onu? Çevremdekileri sevmem ve öldürmemem gerektiği sonucuna aklımla mı vardım? Bana bunu çocukluğumda söylemişlerdi, ben de sevinçle inanmıştım, çünkü bana söyledikleri şey benim ruhumda vardı zaten.Peki bunu kim ortaya çıkarttı? Akıl değil. Akıl, var olma savaşını ve isteklerimin yerine getirilmesine engel olan herkesi öldürmeyi gerektiren yasayı ortaya çıkarttı. Bu aklın sonucudur. Oysa başkasını sevmek akıllıca bir şey olmadığına göre, bunu akıl bulmuş olamaz.