Zaman dediğimiz devasa cetvel boyunca ilerleyen dar çaplı bir spot ışığı düşünün. Spot ışığının üstünden geçip gittiği yerler geçmişin karanlığında kayboluyor, henüz gelmediği yerlerse olacakların karanlığında gizli bekliyor. Sadece ışığın o an vurduğu yerler yaşıyor ve bunun farkında.
Hastaların çoğunun asli şikayetlerinin ardında ölüm korkusunun yattığına inanıyorum. Mesela belli başlı (otuzuncu, kırkıncı veya ellinci) doğum günlerinin bizde yarattığı huzursuzluğu düşünün. Bunlar bize zamanın durmaksızın geçtiğini hatırlatır.
Unutmanın aslında ölünün tadına bakmak olduğunu söyleyen Çek romancı Milan Kundera'ya yüzde yüz katılıyorum. Yani ölümde bizi korkutan yalnızca geleceğin değil, aynı zamanda geçmişin de kaybı.
Keşke, diyordum sık sık, bu hikaye on yıl sonrasında geçseydi de bu iki heybetli dahiyi terapi ortamında karşılaştırabilseydim: Filozof Nietzsche ile Psikanalist Freud.