Mumları seven insanlar yaşadıkları anın kıymetini bilirler. Mum karanlığın içinde süzülen, narin ruhlu insanların duyabildiği, içli ve ağır bir şarkıdır. Mum yakan kardınlar, hayallerinden vazgeçmeyen kadınlardır.
Zihnimizin de böyle penceresiz, dar odaları var; hiç yaşanmamış olmasını dilediğimiz kötü hatıraları oralara kapatıyoruz ve kapısına kalın asma kilitler vuruyoruz. Sonra bir an geliyor, kısacık bir an, bir karşılaşma belki, yahut bir fotoğraf, bir şarkı mesela, bir film afişi, tam o anda kalın asma kilitler bir örümcek ağı kadar kolayca dağılıveriyor, kendimizi pat diye o acı hatıranın içinde buluveriyoruz.
Az evvel içinden hayat fışkıran masmavi gök, yemyeşil otlar, kahverengi toprak, ateş kırmızısı gelincikler, şimdi yüreğimi hırpalıyor, saadet diye tutunduğum her şeyin koca bir yalandan ibaret olduğunu haykırıyordu. Karşılaştığı her güzelliğin bir serap olduğunun şuurunda, lakin yine de gördüğü her seraba, bile isteye aldanmaktan vazgeçememiş zavallı bir çöl yolcusuydum ben.