"Senle neden evlendiğini biliyorsundur, değil mi?" diye sordu. "Sana aşık olduğunu falan düşünüp kendini kandırmıyorsun umarım. O boş ev asabını öylesine bozdu ki neredeyse aklını kaçıracaktı. Sen odaya girmeden biraz önce bunu itiraf etmiști. O evde tek başına yaşamaya dayanamıyor."
Bir çatı altında sadece iki gece geçirsek de arkamızda bir şeyleri bırakarak gidiyoruz. Elle tutulur bir şey değil; bir saç iğnesi ya da tuvalet masası, boş bir aspirin kutusu, yastık altında bir mendil değil. Tanımlanması imkansız bir şey, hayatlarımızdan bir an, bir düşünce, bir ruh hali.
Bir iki yaş küçük olsaydım herhalde ağlardım. Çocukların gözyaşları yüzeyin hemen altında durur ve ilk kriz anında hemen yüzeye çıkar. Ben de gözyaşlarımın gözlerime iğne gibi battığını, yüzümün kızardığını hissettim.
Geçip giden o anı bir kere daha yaşamak için geri gitmek istedim. Ama sonra düşündüm ki geri dönseydik aynısı olmayacaktı. Güneş bile gökyüzünde yerini değiştirmişti, başka gölgeler saçıyordu yeryüzüne. Köylü kız ise yanımızdan başka bir yöne doğru yorgun argın geçecek, bu sefer el sallamayacak, hatta belki bizi hiç görmeyecekti. Bu düşüncede insanı ürküten bir şey, bir melankoli vardı.