Taşlığın öbür ucunda dört ayakkabı vardı. Dördü de hastanındı. Duvarda kalın saplı şemsiye asılıydı. Acaba bunları tekrar kullanabilecek miydi? Niçin olmasın? Dağıtıcı pervanenin hızı insanın içinde durması yaşamak için kafiydi. O zaman kozmik zamandan insanın, hayatın zamanına geçilirdi. Bu düzeltici, her yarayı kapayan, her pürüzü temizleyen bir zamandı. Orada saatler insanoğluna dosttu. Dört ayakkabı; ikisini yazın başında almıştı. Biri siyah, biri sarı, fakat ikisi de kışın giyilebilecek cinstendi.
Ağabey, yazın kışlık ayakkabı almışsın? diye alay ettiği zaman, böyle zamanlardaki ciddi tavrıyla:
"Ben ihtiyatlı adamım." demişti. İhtiyatlı adam? İhtiyatlı olsaydı hiç zatürre olur muydu?
Tekrar ayakkabılara baktı; "Şu dünyada etrafımızdaki şeylere ne kadar az sahip olabiliyoruz." Bu ayakkabılar, bu şemsiye, bu evin içindeki eşya, evin kendisi, her şey gibi onundu. Yalnız kendisinin olanlar vardı; başkalarıyla paylaştıkları vardı. Fakat yarın, Allah göstermesin, ona bir şey olsa. Hepsi onun olmaktan çıkacaklardı. Meğer ki, hatırlayan bir insan, bir hafıza bulunsun. Hakiki tasarrufumuz yalnız insanla ve insanda idi. İnsan zekası, insan kalbi, insan ruhu, insan hafızası... İnsan çekilince orta yerde hiçbir şey kalmıyordu...