Ruhsal baskının aniden gevşetilmesinden kaynaklanan ahlaki deformasyonun yanı sıra, özgürleşmiş tutsağın kişiliğini tehdit eden iki temel deneyim daha vardı: Eski yaşamına döndüğünde yaşadığı içerleme ve hayal kırıklığı.
"Özgürlük" diye kendi kendimize tekrarlıyor ama yine de tam kavrayamıyorduk. Bu sözcüğü, onu hayal ettiğimiz yıllar içinde o kadar çok söylemiştik ki anlamını yitirmişti. Gerçekliği bilincimize işlemiyordu; özgürlüğün elimizde olduğunu bir türlü kavrayamıyorduk. Çiçeklerle dolu kırlara vardık. Orada olduklarını fark ediyorduk ama onlarla ilgili hiçbir şey hissedemiyorduk. İlk neşe kıvılcımı, renkli kuyruğu olan bir horozu görünce başladı ancak kıvılcım olarak kaldı; biz henüz bu dünyaya ait değildik...
Gerçekten ihtiyaç duyduğumuz şey, hayata yönelik tutumumuzun değişmesidir. Kendimizin de bunu öğrenmesi ve dahası bu umutsuz insanlara hayattan ne beklediğimizin önemi olmadığını, önemli olanın hayatın bizden ne beklediği olduğunu öğretmemiz gerekir. Hayatın anlamını sorup durmak yerine, kendimizi her gün ve her saat yaşam tarafından sınanan insanlar olarak düşünmemiz gerekir. Cevabımız sözle ve meditasyonla değil, doğru eylem ve doğru tavırla olmalıdır. Hayat, nihai olarak sorunlara yönelik doğru cevaplar bulmak ve her bireyin sürekli karşısına çıkardığı görevleri tamamlamaktır.