Hamza Algül

Hamza Algül
@Hamza_Algul
رب اني لما انزلت الي من خير فقير اي ربيم بان انديراجگین هر خیره محتاجیم بني مدرسلي قيلان الله صونصوز تشكورلر
İSTANBUL BEYEFENDİSİ ÂDÂBI - 2 Ramazanlarda; oruç açılıp birkaç lokma alındıktan sonra akşam namazı cemaatle eda edilir, ardından yemek yenirdi. İstanbullu; edebî, zengin ve düzgün bir Türkçe bilir. Konuşurken ve yazarken yanlış yapmamaya dikkat ederdi. Faydasız, boş ve mâlâyânî konuşmazdı. Söylerse hikmetli ve lüzumlu sözler söylerdi. Asla zevzeklik ve gevezelik yapmazdı. Kibar İstanbullu; “ulan, yuh, be, aha, oha, kral” gibi kaba kelimeleri ve ünlemleri kullanmazdı. İstanbullu; sırf laf olsun diye saçma sapan, “Dam üstünde saksağan, vur beline kazmayı.” cinsinden aptalca sorular sormazdı. Soruları incelik dolu olurdu. “Bana bir soru yönelt, sana kim olduğunu söyleyeyim…” Bir adamda yahut kadında İstanbul terbiye ve kültürünün bulunup bulunmadığı; konuşmasından ve yönelttiği sorulardan anlaşılırdı. Çünkü bazı soruları sormak çok ayıptır. İstanbullular: “Mekke” demezler, “Mekke-i Mükerreme”; “Medine” demezler, “Medîne-i Münevvere”; “Şam” demezler, “Şâm-ı Şerîf”; “Kudüs” demezler, “Kuds-i Şerîf”; “Halep” demezler, “Haleb-i Şehbâ” derlerdi. “Beyazıt Camii’ne gittim.” demezler; “Beyazıt Câmi-i Şerîfi’ne gittim.” derlerdi. Merhum Ord. Prof. Dr. Ali Fuad Başgil Üstadımız; ziyaretine gelen yirmi küsur yaşındaki gençlere bile “Beyefendi” diye hitap ederdi. İstanbullu; “Allâhü Teâlâ”, “Peygamber-i Zîşân”, “Kur’ân-ı Azîmü’ş-Şân”, “Evrâd-ı Şerîf” diyerek saygılı konuşurdu.
Ters Köşe Final Sevenler Buraya!
Bazı hikâyeler tam tahmin ettiğin gibi ilerler. Bazılarıysa son sayfada tüm bildiklerini sorgulatır. 🤯 Ters köşeleri seviyorsan, seni sonuna kadar merakta bırakacak 3 kitap önerisini keşfetmeye hazır ol!
İŞTE MÜRŞİD-İ KÂMİLİN ZAMANI ÖLDÜRMESİ BÖYLE OLUR Bismillâhirrahmânirrahîm Hazret-i Abdülkadir Geylânî (k.s.) zamanında, kendisini beğenmiş bir bilgin vardı. Hazret’in sultanlığını inkâr eder, hatta bazen O’nu zemmettiği dahi olurdu. Bir gün Hazret’in devamlı geldiği mescide uğradı. Maksadı; O’na biraz sataşmak ve çat pat sorular sormaktı. Biraz sonra Hazret de mescide geldiler. İçeride çok sayıda aziz vardı. Bir ara bilgin, Hazret’e dönerek: “Şeyhim! Mürşid olanlar, zamanı kendilerine tâbi ederek döndürürler ve yıllarca yapılması mümkün olmayan şeyleri birkaç saat içinde yaparlarmış. Bu doğru mu?” diye sordu. Hazret şu cevabı verdi: “Allâhü Teâlâ (c.c.), dervişlere öyle bir kuvvet verir ki; on, on beş yılda yapılacak işleri bir saatte yaparlar.” Bilgin: “Ben bu görüşte değilim. Zamanı kendinize döndürüp on, on beş yılda yapılacak şeyi bir saat gibi kısa bir zamanda yapmanızı kabul edemem. Bu ancak Allah’a mahsus bir şeydir.” dedi. Hazret buyurdu ki: “Allâhü Teâlâ’nın, kendilerine tasarruf kuvveti verdiği kulları ne isterlerse yaparlar ve kimse de onlara mâni olamaz.” Konuşma böyle devam ederken cuma namazının vakti de gelmişti. Şeyhe seccade çıkardılar. Abdülkadir Geylânî Hazretleri (k.s.) ayağa kalktı ve seccadeyi bilginin taşımasını emretti. Bilgin, seccadeyi omzuna atarak abdest almak için şadırvana doğru yürüdü. Seccadeyi şadırvanın kazığına astı ve abdest almak için elini suya soktu. İşte o anda kendisini çarşıda, bir çilingir dükkânının önünde buldu.
Talha bin Abdurrahman bin Avf, kendi zamanında Kureyş’in en cömert insanlarından biriydi. Bir gün eşi ona şöyle dedi: “Senin dostların kadar vefasız kimseler görmedim!” Talha: “Nedenmiş o?” diye sordu. Eşi şöyle dedi: “Görüyorum ki zengin olduğunda etrafından hiç ayrılmıyorlar; fakirleştiğinde ise seni terk ediyorlar!” Bunun üzerine Talha ona şöyle cevap verdi: “Vallahi bu, onların ahlâklarının yüceliğindendir. Kendilerine ikram etmeye gücümüz yettiği zamanlarda bize geliyorlar; onlara hakkıyla ev sahipliği yapmaktan aciz düştüğümüz zamanlarda ise bize yük olmamak için bizi yalnız bırakıyorlar.” İmam Mâverdî bu kıssa üzerine şu yorumu yapmıştır: “Kendi yüce gönüllülüğüyle bu durumu nasıl yorumladığına bir bak! Öyle ki onların bu çirkin davranışlarını güzel bir şeye, apaçık vefasızlıklarını ise sadakate çevirdi.” Vallahi bu durum; kalbi temiz tutmanın (selâmet-i sadr), dünyada bir huzur; âhirette ise büyük bir kazanç olduğuna ve cennete girme sebeplerinden biri sayıldığına işaret eder: “Biz onların kalplerindeki her türlü kini söküp attık. Onlar artık tahtlar üzerinde karşı karşıya oturan kardeşlerdir.” (Hicr Sûresi, 47. Âyet)
Evlendiğinde eşine doğru yolu göstermek ve onu güzellikle eğitmek; esasen kadının değil, erkeğin vazifesidir. Zira erkekler Kur’ân-ı Kerîm’de “kavvâm” olarak zikredilmiştir. Bu; hem koruyup gözeten, hem de dinen doğruyu güzel bir üslupla öğreten kimse demektir. Yahudi yahut Hristiyan kadınla evlenme ruhsatının erkeğe verilmesinin sebeplerinden biri de budur. Bu yüzden hanımlar: “Ben bu adamı evlendikten sonra düzeltirim.” demeyin. “Bu adam bana neler öğretebilir?” diye düşünün. Toplumda “Ben onu düzeltirim.” diyen hanımların çoğunlukla geldiği son noktayı görüyoruz. Kendinizden daha olgun olmayan bir erkekle ömür tüketmeyin. Kocanız; size yol gösteren, sizi koruyan ve olgunluğu ile örnek olan biri olsun. Aksi hâlde insan; hem ruhen yorulur, hem de yıllarını hebâ eder…
Şeyh ve Kadîm Dervişi Şeyhlerden biri, yanındaki kadîm dervişi ile bir su kenarına yaklaşınca; biraz ileride bir grup sarhoşun çalgı çalıp eğlendiklerini görürler. Hazret-i Şeyh, dervişine: “Bana şu tarladan yüz tane sap topla.” der. Derviş yüz tane ekin sapını getirince: “Git, o sarhoşların içindeki davul çalanı bana çağır.” buyurur. Derviş hemen şeyhinin emrini davul çalan sarhoşa iletir. Şaşkınlığından davulunu bırakan zât, hemen Hazret-i Şeyh’in huzuruna gelir. Hazret-i Şeyh, elindeki yüz sapı bir kere o zâta vurur ve: “Gel benimle.” der. Postunu suya koyar. İkisi beraber suyun üzerinde yürümeye başlarlar. Bunu gören eski derviş feryâd ederek: “Efendiciğim! Bu yaptığınız mürüvvet değil. Fakîr, zât-ı âlinize yirmi senedir hizmet etmekteyim. Beni bırakıp o adamı alıp gidiyorsunuz. Herifin ağzı hâlâ içki kokuyor!” der. Bunun üzerine Hazret-i Şeyh şöyle buyurur: “Evlâdım! O’nda istîdâd-ı ezelî var, sende yok. Onun bir günahı vardı: içki illeti… Ona da tevbe etti. Hadd-i şer‘î vurduk, tamam. Artık biiznillâh hidâyete erer.