Ölüm döşeğindeki dosta duyulan sonsuz şefkat meselesi bir masaldır. Hiç güzelleme yapmaya falan gerek de yok. Zaten yazar da bu masalı resmen yerle bir ediyor. Hikâye, Helen’in kanserle boğuşan eski dostu Nicola’yı evindeki misafir odasına kabul etmesiyle başlıyor ama oda kısa sürede şifa yuvasından ziyade, merhametin ve sabrın sınırlarının sınandığı bir savaş alanına dönüşüyor. Garner burada sadece
hastalık hikâyesi anlatmıyor, misafir odasında insan doğasının en karanlık, en bencil köşelerine ışık tutuyor bir nevi. En can alıcı ve üzerine en çok kafa patlattığımız mesele ise, Nicola’nın trajikomik iyileşme inadı şüphesiz. Nicola, tıp dünyasının yapacak bir şey yok dediği noktada, kendisini sömüren vitamin kliniğine binlerce dolar döküp her sabah işkence gibi kürlere girerken aslında sadece kanserle değil, gerçeğin kendisiyle de savaş veriyor. Helen ise tam burada, arkadaşının bu beyhude umuduna şahitlik etmek zorunda kalan infazcı gibi kalıyor çoğu zaman. Arkadaşına Ölüyorsun, anlasanaaa! diye bağırmak istemesi ile ona her gün temiz çarşaflar sermek arasındaki o korkunç gerilim okuru da ikilemde bırakacak cinsten. Çokça tartıştığımız çarşaf yıkama sahneleri aslında sadece temizlik değil birer metafor... Helen her gün terli, hastalıklı çarşafları yıkarken sadece hijyen sağlamıyor, arkadaşının ölüme giden yapay sürecini hayatından temizlemeye, onu eski, sağlıklı günlerine döndürmeye çalışıyor ama nafile, başaramıyor. En çok vurulduğum yer de, dostluğun romantize edilmemesi, hatta tam tersine dostluğun yük hâline geldiği anlık kırılmalar oldu. Garner, bakım vermenin getirdiği bedensel yorgunluğun zihni nasıl bulandırdığını, çok sevdiğin dostunun inlemelerinin bir süre sonra nasıl sinir bozucu bir gürültüye dönüştüğünü anlatırken acımıyor, çok dürüst davranıyor.