Son derece yalın ve gerçek, son derece düş ve fantezi doluydu. Son derece açık, çeşitli biçimlerde yorumlanabilecek, duyulabilecek, yaşanabilecek hesapsız, önyargısız bir anlatımdı. Evet, yorucu olmayan, devamlı ilgiyi canlı tutan, devamlı hareket halinde olan bir anlatım. Ve elbette en önemlisi de tüm bunların merkezinde olan insan vardı; insan ve insanlık; insan ve insani olan.
Evdal, evrenseldi. Şöyle söyleyeyim; hem son derece yerel, hem de son derece evrenseldi. Çünkü anlattıkları, anlatımı hem kendisine özgüydü, kendisini ve insanlarını anlatıyordu hem de herkesi ilgilendiriyordu, herkesi anlatıyordu…
Çünkü dünyada hiçbir usta, hiçbir usta yapıt, bilinçsizce, kendiliğinden, emek sarf etmeden ortaya çıkmaz. Dünyada emeğin, çabanın, hünerin, alın teri ve gözyaşının yer almadığı hiçbir usta yapıt yoktur.
İşte dilin ruhu, zenginliği, dilin özgünlüğü denilen şey tam da buydu; yalın, canlı, direngen ve has; duru, güçlü ve insanın ruhunu etkileyecek kadar gerçek. İşte Evdal, kelamıyla, tam da bunu yapıyordu; bir dile ruh veriyor, bir zamana, mekana anlam veriyor, yalın sözcüklerle bir insani kaderi anlatıyordu. Daha sonraları hep düşündüm, acaba Evdalê Zeynikê yaptığı işin farkında mıydı? Elbette bir deng ustası olduğunu, iyi bir dengbêj olduğunu biliyordu.