Acı ve hüznü anlatırken amaç bunları çoğaltmak değil, tersine azaltabilmektir. Zalimler, ezenler niye böylesine zalim, bunca ezayı nasıl reva görüyorlar? Çevremizi kuşatan bunca diktatör, totaliter ideoloji, militarist uygulama, fundamentalist saldırı ve milliyetçi palavra niçin bu kadar hırçın, pervasız ve bağnaz? Niye her şeye rağmen sesimizi kesmek, bizi yok etmek istiyorlar? Ezenlerin kişisel öyküleri, ruh halleri, yaşam tarzları, bulundukları mekanlar bize tüm bu konularda kimi ipuçları verebilir.
Ben yeni, genç insanlara şunu öneriyorum: Dil sade, berrak ve sıcak olmalı, yazar her halükarda kendi sözünün arkasında durmalı , öleceğini bilse bile cümlelerini sahtekarların, yalancıların hizmetine sokmamalı. Söz, hiçbir şekilde hiç kimsenin yalanlarına sözcülük etmemeli, ezilen, bastırılan insanların sesi, soluğu olmalı. İşte bu sözü nasıl inşa edeceksin, bu da bir sanattır. Yeni yazarlardan ve genç nesilden ricam şudur: öğrenin ve sanatçı olun, sözü yaşamın bir gücü haline getirin, sesi kesilen insanlar için, geri kalmış insanlar için, darbe yemiş insanlar için ve kendilerini ifade edemeyen insanlar için…
Her şeyden önce kendinizle barışık olmasılısınız. Sizin yüreğinizin sesi beyaz kağıdın üzerine dökülmeli. Yüreğinizdeki şeyle sizin istediğiniz şey farklı olmamalı, ruhsal bir samimiyet çok önemli. İkincisi; ciddi bir çalışma olmadan değerli bir eser yaratılamaz.
Kürtçe yazmam benim için avantaj oldu, çünkü Kürtçe’nin bu sözünü ettiğim kültürel mirasla çok yoğun bir ilişkisi var. Hala hayatta olan önemli dengbêjler var. Gidip onları dinliyorum, söylediklerini kasetlere alıyorum, notlar çıkartıyorum. Öyle dengbêjler tanırım ki, mesela hala Gılgameş Destanı’nı söyleyebiliyor. Bu dengbêjlerin okuma yazmaları yok. Sözlü gelenek böylesine güçlü bir şey. Yaklaşık beş bin yıllık edebi geleneğin sürdürülmesi söz konusu.