Ankara bugün için tasnifi yapılmamış bir kitap deposuna benzetilebilirdi, karmakarışık bir yığınak halindeydi. İnsanlar, insanlar, insanlar vardı; bunlar da ani bir göçten sona bir salona doldurulmuş kitapları andırıyordu. Aralarında şaheserler bulunuyor; bilgi ve usul verenleri, yardımcıları, fakat aynı zamanda da pek beyhudeleri, hatta pek zararlıları da bulunuyordu. En faydalısının belki de bir cildi bu köşede, öteki cildi bambaşka bir köşedeydi, aralarında fasikülleri bile oraya buraya sıkışmışları olabilirdi. Ve asıl önemlisi hiçbiri bulunması gereken yerde değildi, o onun o da berikinin yerini almıştı, bu şunun yanında olacak iken, gidip kendisiyle ilgisi ilişiği gösterilemeyecek birinin altına girmişti.
Bir millet mezarının kıyısında boğuşuyor, yeniden hayata katılmak için dişini tırnağına katıyordu. Bu trajik savaşta yenilişin hesabını yapmak kolaydı. Zira, o inanıyordu ki, başlangıç bu günler değildi, başlangıç zafer denilen şey olacaktı. Başlangıç, yani Türkiye’nin hayatıyla ilgili asıl savaşın başlangıcı. Ve bu savaş zaferden sonra başlayacak; iyilerle kötüler, midyeciler ve budalalarla vatanseverler arasında geçecekti
Sanki Anadolu kocaman bir kovandı da oğul vermeye hazırlanıyordu, ölen arılar dışarı atılacak, bölümler temizlenecek, çiçek tarlalarına doğru o yaratıcı, o biriktirici, o eşsiz uçuşların şevki başlayacaktı.
“Ufak tefek birşeyler” olmuştu. Salih ve binlerce Salih sınırlarda kol, bacak bırakır, meslek zanaat bırakırken Niko ve Nikolar usta olmuş, dükkanlar açmış, bahçeler satın almışlardı… Ve birşeyler “ufak tefek birşeyler” olmuştu.
Salih’in ağası ve Salihlerin, Salihlerin, Salihlerin, binlerce Salih’in ağası, babası Çanakkale içinde vurulurken, yad ellerde kalırken, Niko’nun ve Nikoların ağası yaman bir aşçı, yaman bir tüccar olmuştu. Haydi bu bir şey değildi. Ama ya şu olan “ufak tefek şeyler?”