“Akarların görünmediğini söylemiştiniz.” dedim nazik bir şekilde Kara Veba’nın kılıcını ellerimden uzaklaştırıp.
“Evet göremezsin.” dedi Zona, etrafında akar olduğunu düşünüp hançerini sallıyordu.
“Ben görüyorum. Frank Hayes, hala yirmi iki yaşında bir genç. Tam karşımda, gözlerimin içine bakıyor. Bir yarış atı eğitmeniydi. Jokey olabilmek için çok kilo verdi. Ve kazandığı ilk yarışı ölü olarak bitirdi. Bindiği SweetKiss atı ilk kez ona yarışı kazanmıştı, ancak Frank Hayes yarışın bir yerinde kalp krizi geçirdi, vefat etti. Yarışı ölüyken bitirdi. Hayalleri gerçekleşmek üzereyken hayatını kaybetmiş, bir zavallı. Ben sizin göremediğiniz akarları görebiliyorum. Sadece görmekle kalmıyorum. Sadece akarlarla yetinmiyorum. Sizleri de görüyorum. Hastalıkların insanken neden bir hastalığa da dönüştüğünü de sezebiliyorum. Söylediğiniz veya olmasını dilediğiniz gibi insanlıklarını sömürmediler. Onların hayalleri sömürüldü. Yaşadıkları hayal kırıklığı insanlıklarını parçaladı.”
Bir varmış, bir yokmuş vakti zamanında cadılar yaşarmış… Bi’çare büyüleri ile insanlığın kaderine dokunurlarmış. Ancak bu cadılar o kadar çok yön vermişler ki hayatlara, hayallere, tek gözlü bir cin tarafından lanetlenmişler. Derler ki cadılar o lanetten sonra yollarını bulamaz, kaybolur olmuşlar. Kendi evlerini bile sora sora, döne döne, kaybola kaybola varır olurmuşlar. Bu durumdan sıkılan cadılar, cine inat, cadı olarak görülen, cadı olarak anılan ve cadı olarak yakılan bedenlerin küllerinden bir büyü bulmuşlar. Kül dedikleri bir yaratık ortaya çıkmış, tek görevi ise cadılara kaybolmamaları için yolda eşlik etmekmiş. Kül’ün görevi mutlaka cadıyı istediği yere ulaştırmakmış. Ve tek bir şartı varmış, cadı yol boyunca yoldan hiçbir şey almayacakmış. Heybesine ne koyduysa yola çıkarken, onunla varacakmış varmak istediği yere.”
On yaşında bir çocuğun öğrenmesi gereken çok şey var. Okuma-yazma öğrenmeli, matematik öğrenmeli, tarih bilmeli, diğer insanlarla iletişim kurmayı öğrenmeli, oyun oynamanın neşesini öğrenmeli, yaramazlığı, sevmeyi, inanmayı, masalları ve daha sayamayacağım bir sürü şey öğrenmeli…” dedikten sonra duraksadı. Boş gözlerle pencereden dışarı baktı ve devam etti. “Ancak bir çocuğun öğrenmemesi gereken çok daha fazla şey vardır. Acıyı, tacizi, tecavüzü, şiddeti, ölümü, vahşeti, hırsızlığı ve yalanı öğrenmemeli…”
Miyop!” demişti.
“Anlayamadım.”
“Miyop olmalı en sevdiğin göz rahatsızlığın. Uzaklarda bir yerlerde insanlar acı çekiyor, aç kalıyor, hasta oluyor, şiddete-tacize-tecavüze uğruyor, küfürler duyuyor belki de sevdiklerinin ölümleri için yas tutuyor. Ama sen onları göremiyorsun. Uzakta kalan bakışlarında bulanıklaşıyor, seçemiyorsun, yakına odaklanıyorsun sonra. Yakınında tokluk var, zenginlik var, parıltılı taşlar var, yakınında güzellik var, onlara ait olmak istiyorsun. Onlarla kalmak, onlarla ışıldamak, gideceğin yere onları da taşımak istiyorsun. İnsanlığın acısını böylece görmüyorsun.” demişti Tohum anne. Hırsızlığı neden sevdiğimi açıklamış, zarafetle içimde ki karanlığımı yüzüme vurmuştu. Eyaz, o zavallı görmüştü. Eyaz miyop değildi. Benim gibi gözlüğe ihtiyaç duymamıştı. Gözleri uzakta olanı görebilmişti. Kendisi iyi olmasına rağmen, karnı tok olmasına rağmen uzaklarda ki açlığı, acıyı görmüştü. Bu yüzden şimdi buradaydık! Bu yüzden o buradaydı!