“Allah, Hazreti Âdem'in burnuna yaşam nefesini verirken, kendi ruhundan bir parçayı da onun canına katmıştır. Yani Allah aynı zamanda içimizdedir. Ama nefsimizin istekleri bizi yanlış yola sürükler, yemeye, uykuya, şehvete duyduğumuz açlık, kabaran benligimiz o kutsal parçayı ruhumuzun en derin kuyusuna iter ki, çogu insan kendi içindeki bu cevherin farkına bile varmaz. işte bu parçayı fark ederek aramaya başlayan kişiye âşık deriz. Aramanin kendisine de aşk. Yani aslolan aramaktır. Lakin arayış tek başına olmaz; bize bir ögretmen, bir mürşit başka bir deyişle bir maşuk gerekir. Çünkü kimse o kıldan ince, kılıçtan keskin sevda köprüsünden tek başına geçemez. Ama bir kez geçti mi artık maşuka da ihtiyaç kalmaz. Âşık da, maşuk da, seven de sevilen de sadece o kişi olur. Tıpkı Cenab-ı Hak gibi." Evet, işte büyük sır buydu,
Nasıl ki yüce dağların doruklarından süzülerek ovalara dökülen tertemiz kar suyu önüne çıkan çeri çöpü, kiri pası sürükleyip götürür de, pislik tutmazsa, o yüce insanın gönlü de kin tutmaz.
"O sessizlikte, hiç kıpırdamadan, hiç soru sormadan, hiç cevap vermeden öylece oturmuş kendilerini arıyorlardı. Ama kendileri diye aradıkları Cenabı Hak'tan başkası değildi. Bu yüzden biri âşık oldu, öteki maşuk. Çünkü aşk olmadan Hakk'a ulaşamayacaklarını biliyorlardı.