Neden unutur büyükler çocuklara kızarken daha önce kendilerinin de çocuk olduğunu? Ve neden unutur öğretmenler öğrencileriyle iletişim kurarken bir zamanlar kendilerinin de o sırada oturduğunu? İnsan doğası gereği mi böyle olmak zorunda yoksa böylesinin doğru olduğunu düşündüğü için mi böyle davranma ihtiyacı hisseder insan? “Çocukla çocuk olma,” deriz mesela marifetmiş gibi. “Büyükle büyük olma,” demeyiz. Oysa savaşlar da büyüklerin, yol verme kavgaları da, bitmeyen küslükler de…
“Çocukları çok seviyorum, onları çok sevince zaten her şey oh ne âlâ memleket oluyor.”
İdareci olurken en çok “acaba çocuklardan kopar mıyım,” diye üzüldüm. Daha o koltuğa oturmadan istifa etmek vardı aklımda. Sonra fark ettim ki yalnızca kendi sınıfıma değil bütün çocuklara dokunma fırsatı buluyorum. Kütüphane yoktu okulumuzda, odamın bir bölümünü kütüphane haline çevirdim. İdare odasına girmeye çekinen öğrenciler için bir uğrak noktası oldu odam. Aldıkları kitapları tartıştık, kitaplar önerdim onlara ve tarifi zor ama bu kitabın önerisi de onlardan geldi bana. Açılıp kapanmaktan kapı kolu bozuldu odamın, sonra fark ettim ki bir kapı ihtiyacı bile gerekmiyor aslında. Yalnızca sabah açmak, akşam kilitlemek yetiyor. Neden anlatıyorum bunları: Öğretmenliğimin ilk yıllarında hep aynı önerileri aldım, “fazla yüz verme, tepene çıkarlar.” Tepem dedikleri başımın üzeri oldu, koyduğum görünmez çizgiyi aşanı hiç görmedim, o ince çizgide içimde ölmeyen çocuk vardı.
“Neden hayatımın en kıymetli yıllarını bir sıranın üzerine oturup tahtaya bakarak geçiriyorum?”
Neden?
Bir günlüğüne de olsa eline bir fırsat geçse ilk değiştirdiğin ne olurdu?
Yalnızca okula dair değil, bir günlüğüne devlet başkanı olsan, ya da belediye başkanı, okul müdürü… Her nerede değiştirmek istediğin ne varsa bir günlüğüne eline