-Beynini tırmalayan fikirlere aldırma, dedi; onlar, gelip geçici gölgeler... Her şey gölge..
-Gölge mi dedin?..
Mezarlığın önünde alabildiğine bir düzlük. Hâfız başını o tarafa çevirdi:
-Korkma! Senin zaman dediğin de bir gölge... Solucan gibi kısalıp uzayan bir gölge... Sen de bir gölgesin!.. Gözüne görünen, kulağına çarpan, kalbine düşen ne varsa hep gölge... Peki, nerede bu gölgelerin sahibi?.. Gölgesi var, kendisi yok, olur mu?..
-Hâfız, sus, aklımı berhava edeceksin.!.. -Gölgelerle uğraşma; sahibine dön! Seninki hastalık değil, O'ndan gelen işaretin alâmeti... Seni O çağınyor; O'na git!. Ha köy, ha şehir, ha ev, ha sokak. O'na dön!..
Köyden şimşek hızıyle kaçtım.
Hâfız beni kurtarmıştı. O'na dönememiştim ama, dönülecek yönü görmüştüm.
Her ân yaşadığımız mâzi, hâl ve istikbâl temposu içinde, lastik bir topa bindirilmiş, muvâzenesini arayan bir kedi yavrusuna döndü ruhum...Öyle ya; her ân yokluğa karışan bir mâzi şeridi; ve her ân var olup peşinden yok, bir istikbâl zinciri; ve bunların, üzerinde aktığı çark... İşte, yuvarlanan topun tepesinde, yâni tek ân içinde muvâzenesini aramaktaki kedi yavrusu!..
Hâlbuki herkes, zamanın o lastik topu üzerinde ne kadar rahat ve muvâzeneli!..