Ay Balam
"Ay Balam", aslında sadece iki insanın birbirine âşık olmasının hikâyesi değil; iyilikle başlayıp kaderle büyüyen, zamanın ve mesafelerin sınadığı bir bağın romanı. İlk sayfalarda Ali'yi yaralı, yalnız, adeta hayattan düşmüş halde gördüğümde şunu fark ettim: Bu kitapta aşk, çiçek gibi değil yanık izi gibi büyüyecek. Güzelliğini acıdan alan bir hikâye anlatılacaktı ve ben bunu daha ilk sayfalarda hissettim.
Asiya’nın Ali’ye dokunuşu, bana yazarın aşkı nasıl gördüğünü fısıldadı:
Aşk tesadüf değil, bir merhamet anında doğan mucizedir.
Ali’nin düştüğü sokak yalnızca mekân değildi; iç dünyasının taşlaşmış, kararmış halinin dışa yansımasıydı. Asiya ise o karanlığa koşan ışık… Fark ettim ki yazar burada aşkı bir sonuç değil, kurtuluşun kendisi olarak konumlandırmış.
Kitabın En Çok Sarsan Yönü
İkili birbirine bağlandıkça ben şunu düşündüm:
> İnsan bazen sevdiği için değil, kendini bulmak için sever.
Ali’nin Asiya’ya tutunması, fiziksel yaralarının değil ruhunun iyileşme çabasıydı.
Asiya’nın Ali’ye bağlanışı ise, başta sadece iyilikti — ama iyilik bazen fark etmeden kalbe kök salar.
Onları okurken basit bir romantizm değil, yara + merhamet = aşk formülünü gördüm.
Aşk bazen yürümek değil, sürünerek de olsa ilerleyebilmektir.
Bu romanda sevgi, gülden değil taştan büyüyor. Çünkü taşın gölgesinde bile filiz veren aşk, en dayanıklı aşktır.
-Mesafe ve Zaman: Okura Çarpan Gerçekçilik
Türkiye - Azerbaycan hattı boyunca yaşanan ayrılıklar, bekleyişler ve sabır bence kitabın en güçlü damarlarından biri. Çünkü yazar bize şunu hissettiriyor:
Aşk her zaman yanında olanla değil, uzaktayken bile içinden çıkmayanla ölçülür.
Asiya’nın sabrı, Ali’nin inadına benzer tutunma arzusu — her satırda hissediliyor. Birbirlerinden vazgeçmeyişleri, romantik bir masal değil; gerçek