Son konuşmamızın üzerinden bir hafta geçmişti. Davut elinden geldiğince bana iyi davranıyordu. Her gün başıma aldığım yaranın pansumanını yapmış, ilaçlarımı içirmişti. Buna rağmen bu adama bir türlü ısınamıyordum. Kocamdı, aynı yatağa yatıyorduk ama her dokunduğunda bağıracak gibi oluyordum. O bunu hissediyor, bana elini sürmemeye gayret ediyor, hatta gün içinde de uzak durmaya çalışıyordu.
Sonunda biraz kendime gelmiştim, başımın ağrısı geçmişti ama hala kafamın içi bomboştu. Ara ara rüyalarıma, yüzünü görmediğim buna rağmen kendimi yanında rahat ve mutlu hissettiğim bir adam giriyordu. Kâh birlikte oyun oynuyorduk kâh geziniyorduk. Her elini tuttuğumda içim sevinçle doluyordu. Bu rüyaları her gördüğümde uyanmak istemiyor, uyandığımda ise hüzünle doluyordum. Kimdi bu adam? Davut olmadığı kesindi. Acaba küçücükken kaybettiğim babam mıydı? Yoksa aileden başka biri miydi? Bu sorular içimi ne kadar kemirse de Davut’a rüyalarımı anlatmayı aklımdan dahi geçirmedim. Ne de olsa kocamdı, böyle şeyler yanlış anlaşılmaya müsaitti.
Bir gün Davut elime bir fotoğraf tutuşturdu. Gamzeli, yeşil gözlü hoş bir adamın fotoğrafıydı bu.
“Kim bu?” diye sordum.
“Bu Yavuz işte!” dedi Davut. “Hala ortalıkta gezip bizi arıyormuş. Bu böyle olmayacak! Kesin kararımı verdim. Sana ve kızımıza bir şey yapmadan buradan gidiyoruz. Ben gidip pasaport işlerini ayarlayacağım. Bir şeye ihtiyacın varsa Atıf’a söyle. O gereğini yapar!”
Atıf:, evin ihtiyaçlarını alıp gelen, her türlü işe koşulan, kocamın ‘yardımcım’ dediği adamdı. Kocam evden gidince kapının önünden ayrılmadan bizim korumamızı yapan da oydu.
Havaalanında Belçika uçağına binmek için bekliyorduk. Pasaportta isimlerimiz aynı değildi. Davut bana beni ve kızımızı koruman icin böyle bir şey yaptığını söyledi. Aslında hiç gitmek istemiyordum.