Üç gün önce vefat ettiğini öğrendiğimden beri aklımdan çıkmayan bu hikayeyi yazmayı; hem onun sessizce verdiği o devasa mücadeleye bir saygı duruşu hem de gencecik hayalleri elinden alınan tüm kadınlara karşı insani bir borç bildim.
Bugün buraya isimler ya da adresler yazmayacağım. Çünkü bu hikaye, hayalleri ellerinden alınan, kendi hayatı hakkında karar vermesine izin verilmeyen pek çok kadının ortak hikayesi. Ama her şeyden önce, o karanlığın içinden kendi çabasıyla çıkmayı başaran güçlü bir kadının hikayesi.
Yıllar önce henüz lise sıralarından yeni kalkmış, üniversite okumak isterken kendi rızası dışında, baskıyla ve şiddetle yurt dışına evlendirerek gönderdiler onu. Gittiği yerde de payına yine şiddet ve yalnızlık düştü.
Ama o, bu kadere teslim olmadı. Bir gün o evden kaçıp bir sığınma evine ulaştığında, kendi hayatının iplerini eline aldı. "Yapamazsın, dönersen sonun olur" diyenlere inat, tek başına direndi. O yabancı ülkede dil öğrendi, iş buldu, yarım bırakılan okulunu bitirdi. Hayatını tırnaklarıyla kazıyarak yeniden inşa etti. Yıllar sonra ülkesine, kendi ayakları üzerinde duran bir yetişkin olarak döndü.
En son iki yıl önce bir hastane koridorunda karşılaştık. Ayaküstü sohbet ettik. O zor günleri hiç açmadı; yüzünde her zamanki mağrur ve güleç ifadesi vardı. Ancak o zorlu yılların ve ağır streslerin bedende bıraktığı hasar, onu henüz 37 yaşında bu hayattan kopardı. Geride çok büyük bir direniş bırakarak göçüp gitti.
Ben sadece özet olarak bunları biliyorum, bunları yazabiliyorum. O sığınma evinin soğuk odalarında, o yabancı ülkenin sokaklarında tek başına neler yaşadı, nasıl bir iç mücadele verdi, kalbi kaç kez kırıldı hiçbir zaman tam olarak bilemeyeceğim. Bilinen kısmı bile bu kadar ağırken, onun bir kadın olarak tek başına göğüslediği o görünmez savaşın