"İnsan doğası gereği sosyaldir," demiş Diderot. Sosyalleşmek ister insan; içinde bulunduğu toplum tarafından kabul görmek, onaylanmak ve aidiyet görmek ister ve çoğunlukla ilk kabul gördüğü ve aidiyet duygusunu hissettiği çevreye kendini adamaya karar verebilir. Yemek yemek kadar sosyalleşmek de temel bir içgüdüdür ve ister istemez insan kendini diğer insanlarla konuşmak isterken bulur; konuşmak istemese bile bir sese maruz kalmak isterken bulur ama her hâlükârda kendini, kendi dışında bir canlı ile vakit geçirmek isterken bulur.
Ama işte kendi varoluşumun çıkmazı asıl bu noktada başlar: İnsan hem sosyalleşmek hem yalnız kalmak ister. Yalnızca sosyalleşemeyeceği gibi yalnızca yalnız da kalamaz insan, dengelemesi gerekir. Bazen denge kaçar, bazen merkeze döner ve günün sonunda insan kendini yalnızca kendi ile bulur. Bu varoluşsal çıkmazı Camus çok güzel açıklamış; Camus der ki: “İnsan genellikle kimseyi sevmeyerek yola koyuluyor. Daha sonra herkesi seviyor. Sonra onlardan birkaçını, daha sonra birini. En sonunda hiçbirini…”
İnsan eleştirmeye ve hor görmeye yatkın bir varlıktır; önce kendi varlığına uymayan davranışları seçer ve rahatsız olur, sonra fark eder ki tek varlığı kendisine aittir ama sosyal de olması gerekmektedir. Sonra tüm rahatsızlıkları kabul etmek zorunda kalırken bulur kendini ve sosyalleşmeye çalışır; belki de herkesi sevmeye çalışır. Sonra bakar ki herkes onun ruhuna uygun değildir, olamaz da çünkü ruhuna uygun insan bulmak zordur. Sonra o herkesten elemeye başlar; birileri kalır, sonra biri, sonra hiç kimse... Günün sonunda başladığı noktaya dönmüştür insan; herkes kusurludur çünkü, aynı kendisi gibi.