Sessiz deklanşör

Sessiz deklanşör
@insanlikmuhakemesi
Bilmezdin
Sen bilmezdin, ben seni severdim. Sen bilmezdin, ben seni düşlerdim. Sen bilmezdin… Ben hep sendeydim. Bilene yüktür sevda, En güzel yüktür amma Ben ne yüküne Ne sevdasına Yüksünenim. Ben bir seni, Bir de sevdanı bilirim. Sevmekten ötedir Benim bildiğim.
Her çiçeğin bir mevsimi, her kitabın bir zamanı vardır. Haziranın tadını yeni hikâyelerle çıkarın.
Araf
Aşk, bir arafta Bir bekleyen ve bir beklenen arasında; Bekler ruhlar birbirini kendi araflarında.
Sevme şekli
Sevmenin ön koşulu var mıdır? Neye göre sevilir sevilen? İnsanın o anki eksikliğine, ihtiyacına göre midir? Yoksa asıl, kişinin çocukluğunda hasret kaldığına, istese de alamadığına, kıymetini göremediğine göre midir? Yani sevgi; hasretini çektiği en savunmasız dönemine göre midir yoksa bilinçli olarak kendini keşfetmeye başladığı erişkinlik döneminde aradığı sevgiye göre mi sever seven? Gariptir insan; istese de kendisini çözemez, kendi kapasitesi yetmez, bilebildikleri ile sınırlandırılmış bir varlıktır. Ama hissiyatını hisseder ve bu, bilmek eyleminden daha güçlüdür. Hissetmek, asla ulaştırandır. Bildiklerimizden şüphe edebiliriz ama hissiyat şüpheye düşürmeyendir. Bazen insan bile bile yanlış hissiyatı takip etmeye meyil edebilir; bu da o anki yoksunluğunu çektiği bir duygunun sebebi olabilir. Hissiyat yanlış olduğunda, anlık göz ardı etmek kolay olabilir ama uzun vadede gerçeklik kaçınılmazdır. Sevginin kaynağını incelemek gerekebilir; koşullu bir sevgi midir, nedenleri mi vardır yoksa doğal yolla doğrudan kalpte mi meydana gelir? Sevildiği için seven kaç insan vardır? Burada belki de kişi, o kişinin karakteristik özelliklerinden çok, o kişinin kendisini sevme şekline, yapılan jestlerden kaynaklanan sevme hissiyatına yöneliyordur. Sonrasında kişi, karşı taraf onu o denli sevdiği için sevme güdüsü ile onu sevmeye başlayabilir. Bir de aslı vardır ki insan yalnızca sevdiği için sever ki bence en tatlısı budur. O kişinin karakterini tanırsın, çevresi ile iletişim şeklini görürsün, işi gücü ile uğraşma şekline tanıklık edersin, kedilere, ağaçlara, doğaya, canlıya bakma şeklini görürsün ve en önemlisi insana bakma şeklini görürsün. İşte o zaman o kişinin içini görürsün; o sana doğurdan herhangi bir eylemde bulunmadan, sadece onun varlığını sevme hissiyatı hissedersin ,
İnsan Üzerine
İnsanları eleştirmemek, yadırgamamak, yargılamamak ve kınamamak zor iştir. Her gün çaba gerekir; gün geçmez ki insan seni şaşırtacağı bir şey yapmasın. Montaigne boşuna dememiş: "Her insanda insanlığın bütün halleri vardır." diye vardır tabii; hem de türlü türlü, ne halleri vardır... En erdemli özellikten en alçak özelliğe kadar insanın fıtratı gereği hepsi mevcuttur. O yüzden şaşırmam ben gördüklerime. En üzücü olanı da budur; insan gün geçmez ki beni şaşırtmasın. Beklerim, çünkü insandır, ne yapsa yeridir. Anlarım da, anlamamayı tercih ederim. Keza her şeyi anlamaya çalışmak yorucudur ve insanın anladığı şeyler asıl olanla örtüşmüyor ise üzüntü verir; çünkü her şeyin mantıklı bir açıklaması yoktur. Hele işin içine duygular girdi mi, işte asıl o işten hiç çıkılmaz, tehlikelidir. Duyguyla harmanlanmış düşünceler insana hata yaptırır; çünkü duygular geçicidir. Sinirlenir bir laf edersin, üzülürsün bir laf edersin; sonra geriye kalan yalnızca pişmanlıktır. Düşünceler duygu ile harmanlanmamalıdır; hissiyat hissiyat olarak, düşünce düşünce olarak kalmalıdır. Ne zaman ki bu ikisi birbirine girer, işte insan o zaman kendisine girer. Sorgulamak gerekir söylenen cümleyi, ağızdan çıkan her kelimeyi... Neden, niye diye... Kaynağı bir duyguya dayanıyorsa iki kere düşünmek gerekir: 'Şu anda bunu hissettiğim için söylüyorum; peki ya beş dakika sonra yine aynı hissiyata sahip olmazsam ve aynı şeyi söylemezsem?' İnsan hissettiği sürece duyguları yaşar ama hissiyat sadece bizim elimizde değildir, başkalarına da bağlıdır. Bize mutlu, sinirli ya da hüzünlü hissettiren, başkalarının eylemleri ve sözleri olabilir. Tabii insan kendi kendini de mutlu, hüzünlü veya sinirli hissettirebilir; ama insan kendi içinde bu durumu çözümleyebilir. Zor olan, dışarıdan gelen duyguları
Dönüşüm üzerine
İnsanlar, ilişkiler ve durumlar dönüşebilir; keza dönüşmemesi de mümkün değildir. Doğada durağanlık yoktur, olamaz da. Durmadan var olan, dönüşmeden gerçekleşen herhangi bir şeye doğada rastlanmaz. İnsan doğası da bunun yegane örneklerinden biridir; insan, doğası gereği dönüşüme ve değişime mahkumdur. Ya buna direnç gösterir ya da bu durum içinde kendini gerçekleştirir. Bu duruma direnç göstermek boşuna bir çabadır; çünkü mantıksızdır. Sen direnç gösteresen de göstermesen de doğan gereği değişir, dönüşürsün. Dönüşüm önce kendinde başlar, sonra çevrende. En acısı da etrafında gelişen bu sancılı sürece tanıklık etmektir. Kendini dönüştürmek belki daha kolaydır; çünkü kendi kendini bilebilirsin, niye ve nasıl değiştiğini anlarsın. Fakat senden kaynaklanan ve senden etkilenen çevrende meydana gelen değişimlere tanıklık etmek, alışılagelmiş düzenin dışında farklı tepkiler görmek insanı başta sersemletir, bir sekteye uğratır. Çünkü onlar senin normaline ait değildir; bu yüzden yabancılaşmış ve yalnızlaşmış hissedersin. Ama bu dönüşümün sancılı evresini atlatmak, mutluluğa ulaşmanın da yegane yoludur; bu süreç atlatılmadan dönüşüm devam edemez. Şunu da bilmek gerekir ki insan yaşadığı sürece dönüşüm devam eder. Ne zaman ki insan bu dünyadan kopar, işte o zaman kendi dönüşümü biter; geriye bıraktıkları ise bu dönüşümün parçaları olarak süreci devam ettirir. Yani, insan karşı koysa da koymasa da dönüşüm vardır ve süregelen yegane şeydir. Devamlılık, özün bir parçasıdır.