“Âteş-i aşkın dilimde her ne dem pür-cûş olur
Dûd-ı âhım şu’le-i dûzahla hem-âğûş olur
Ol kıyâmet-sûz-ı aşkım kim reg-i dâğ-ı derûn
Sad-hezârân âfitâb-ı mahşere serpuş olur”
Leskofçalı Gâlib Bey
(Ey Sevgili!) aşkının ateşi, gönlümde her ne vakit coşup kabarır; işte o anda, içimde ateşinden neş’et eden) ahlarım dumanı, cehennem Aleviyle (iki eski dost gibi) kucaklaşır, birbirine karışır.
Kıyameti (bile) yakan öyle bir aşka sahibim ki, içimdeki dağlama yaralarından sarkan (kömürleşmiş yanık) damarlar, (eğer iplik yumruğu gibi tezgaha gerilip dokunsa) yüzbinlerce mahşer güneşine serpuş olur (da onların ateşini tesirsiz kılar).
“Akıttım su gibi bir serv-kadde gönlümü evvel
Beni giryan eden şimdi o eski mâcerâdır hep”
Abbasoğlu Haşmet
Vaktiyle gönlümü bir Selviboylu uğruna su gibi akıtmıştım. İşte şimdi beni ağlatıp duran hep o eski maceradır. 
“Ol kimse kim tehâlük eder devlet üstüne
Divânedir ki kendin atar mihnet üstüne”
Urfalı Nâbi Efendi
Her kim ki devlet idaresinde görev almaya can atar;
Bilmezlikle kendini eziyet üstüne atan deliye benzer.