"Ne sıklıkta özür dilediğini hesaplıyorum."
Peri'nin yanakları kızardı. Gerçekten de oldum olası çok özür dilerdi -randevusuna azıcık geç kalsa, yolda yürürken birine gayriihtiyari yaklaşsa, kaldırımda önündeki yayayı sollasa, süpermarkette alışveriş arabası bir başkasınınkine değecek gibi olsa...Hep özür diliyordu; sıkça, kolayca, bolca. Kimse ondan özür dilemese de karşılığında.
"Bak sana bir hipotez" dedi Azur, gözlerinin önüne düşen saçlarını arkaya savurarak. "Gereksiz yere özür dileyen insanlar gereksiz yere teşekkür etmeye de meyyal olur."
Peri yutkundu. "Bence fazla özür dileyen tipler hayatla baş etmeye çalışan kaygılı, endişeli tiplerdir sadece. Kimseye zarar vermezler, kendilerinden başka. Diğer insanlara ayak uydurmak için ellerinden geleni yaparlar, ama aradaki farkın kapanmayacağını da bilirler."
"Nasıl bir farkmış bu?" diye sordu Azur.
"Sanki aslında buraya ait değilmişim gibi" dedi Peri...
"Nasıl isterdim zamanı geri sarabilmeyi. Altmışlı yaşlar yeninin kırklı yaşlarıymış, falan filan... hepsi yalan. Gençlik gibisi yok."
"Ama hızlı yaşlanmak Doğu'ya özgü bir olay" dedi meşhur gazeteci. "Batılılara baksanıza. Kırış kırış, ak saçlılar hâlâ yurtdışına çıkıp turiistik gezi yapıyorlar. Sürüler halinde Ayasofya'yı gezen ya da Efes'in taşlarında kuş gibi seken Amerikalı dedeleri görünce utanıyorum vallahi. Dünyayı gezen yetmişlik bir Ortadoğulu turist hiç görmedim"
Okula döner dönmez Peri derslerine gömüldü. Bekâret muayenelerinin yaşandığı bir ortamdan kalkıp, çiftlerin rahatça el ele dolaşıp öpüştükleri, cinselliğin tabu olmadığı bir yere gelmek kafa karıştırıcıydı. Zaten onun kafası hep karışıktı ya! Sabahları, alıştığı orta şekerli, bol köpüklü Türk kahvesine benzemeyen filtre kahvesini alırken insanların yüzlerini incelerdi. Yüzlerinde dalgın ifadeler, ellerinde kitap defterleriyle bir binadan diğerine koşturan öğrenci lere ve hocalara bakar, "İçlerinden kaçı dünyanın başka yerlerinde hayatın neye benzediğini biliyor acaba?" diye merak ederdi. Oxford'ın -ya da herhangi bir yerin- arzın merkezi olduğunu zannetmek ne kadar kolaydı.
Böylece tek kelime konuşmadan, birbirlerini teğet geçerek dolaşıyorlardı Selma'yla Mensur aynı evde. Aşktan yana yaşayamadıklarını öfkeyle kapatıyorlardı.
Gece geç vakitlere kadar süren bu tarz akşam yemeklerini oldum olası sevememişti Peri. Ona kalsa evde oturup kafasını bir romanın sayfalarına gömerek saatler geçirmeyi tercih ederdi. Kitapları severdi, hem de çok. Kâinatla arasındaki bağ kelimelerden geçerdi. Yalnızlıkla da arası iyiydi. Ne var ki yalnızlık az bulunan bir nimetti İstanbul'da. Zira her zaman katılacak önemli bir etkinlik ya da illa ki yerine getirilmesi gereken acil bir yükümlülük oluyordu -bu toplum, tıpkı yalnız kalmaktan korkan bir çocuk gibi ha bire sosyalleşmek istiyordu...