Ya Rabbi!
Ben içtiği suya, yediği lokmaya, giydiği hırkaya şükreden biriyim. Bilirsin, öyle, senin adını unutmuşlardan değilim. Dilimden taşanda kusur varsa affet ism-i rahmanınla, esirge ve bağışla; ama bu dünya bana zor geldi. Suyun boğması, taşın sertliği vardı, amenna. Büyük balığın küçük balığı yutması senin kuralın. Denizin dalgasından, tufanın yazgısından da değildi şikâyetim. Ama insan yok mu? Bu pusu kuran zekâ, bu cingözlük, bu kurnazlık ürküttü beni, bir tiksinti kapladı içimi. Oysa hepsi gül olacak kıvamda halk edilmişti. Ne garip! En eski şairler de aynı şeyden şikâyetçi. Vardı elbet sönmüş ateşi yakanı, önü kesilmiş suyu akıtanı. Bulutla omuzdaş, kurtla kuşla bir hizada, kendi acısında evrenin acısını tecrübe edeni. Lâkin ne yalan söyleyeyim, böylesi bana az denk geldi. Onlar da zaten bu dünyalı değil, cennetliydi. Gerçeğin yolu bir, aklın yolu aynı taşlarla döşeli.