Güneş kat kat eteklerinden alevler damlatarak dağların arasından yükseliyor; katranı kazıyan gök kubbe, isli lacivertlere, dingin morlara, uçuş uçuş pembelere,tatlı şeftalilere, altın sarısı başaklara karışıyordu. Dünya her sabah kendi karnından, yeni baştan doğuruyordu. Güneş’in ziyasını göstermesi ile birlikte, kendilerine lüzum kalmadığını anlayan sokak lambaları saygıyla sönmüş; rüzgâr ıslığıyla, dallar çıtırtıları, yapraklar hışırtıları, kuşlar cıvıltıları, arılar vızıltıları, kediler mırıltıları, okyanuslar uğultuları, dereler şırıltıları, sazlıklar fısıltılarıyla, hayır duası eder gibi karşılaşmışlardı tazecik sabahı. Toprakta çimenler, dallarda yemişler, fırında ekmekler buram buram kokmuş, dört bir yana rayihalarını saçmışlardı. Dünya kara yorganını üstünden sıyırıp aydınlık heveslere uyanmıştı.