Roman'ın Batı'ya, Şiir'in ise Doğu'ya ait sanatlar olduğu söylenegelmiştir. Belki batılının herşeyi açıkça konuşmasından, doğulunun ise hep ima etmesinden (dolayısıyla imgelere ihtiyaç duymasından) kaynaklanıyordur bu. Okuduğum Türk romanlarından sonra ben de bu kanaati paylaşıyordum. Peyami Safa'dan Reşat Nuri'ye, Oğuz Atay'dan Orhan Pamuk'a Livaneli'den Orhan Kemal'e okuduğum romanlarda hep bir tercüme kekreliği hissettim. Hatta saydıklarım yanında ayrı bir yere koyduğum Yaşar Kemal bile bana bir romancıdan ziyade Anadolu folklörünün bilge bir anlatıcısı olarak geldi. ? Belki de okuduğum kimi tartışmalardan kaynaklı bir önyargıydı benimki.
Bu kanaatimin şuana kadar ki tek istisnası Kemal Tahir, özellikle de Devlet Ana romanı oldu
Devlet Ana tekbaşına "Türk Romanı'' diye bir kategorinin varlığına herkesi ikna edecek büyüklükte bir yapıt. Bu roman eğer bugüne kadar uluslararası bir üne kavuşmamışsa bunun nedeni dilinin tarif edilemez (dolayısıyla tercümesi de zor) özgünlüğüdür.
Anadolu'ya özgü hiciv, erotizm, zeka, çok kültürlülük vs. olgularını bu kadar kendine has bir üslupla anlatan bir eser daha verilebilir mi, şüpheliyim. Daha sonra okuduğum bir tartışmada bahsi edilen, romandaki kimi bilgi yanlışları (mesela romanın geçtiği çağda dürbün icad edilmemişken romanda kullanılması) da bu romana olan sevgimi azaltmadı.
Osmanlı Beyliği'nin kuruluş döneminde geçen romanın konusuna ilişkin söyleyeceğim bir şey yok. Ki bence, hele de bu roman için, ne anlatıldığından ziyade nasıl anlatıldığına odaklanmak gerekiyor.
Edebiyatseverseniz okuyun. Bir başyapıt.